SEMPOZYUM

SEMPOZYUM

ÖNSÖZ

Bütün hamdler “Kulları içerisinde Allah’tan ancak âlimler korkar” (Fâtır Sûresi: 28) buyuran Allah-u Teâlâ’ya mahsustur.

Sonsuz salât-ü selamlar “Şüphesiz Allah her yüz yılın başında bu ümmet için din işini yenileyen bir müceddid gönderir.” (Ebû Dâvud) buyuran Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ve hidayet yıldızları olan Âl-i Ashab’ının üzerine olsun.

Asrımızın en önemli olayı olarak kabul ettiğimiz Mahmud Efendi Hazretleri’ne “İslam’a Yüksek Hizmet Ödülü Takdim Merasimi” ve Üstadımız Hazretleri’nin hicrî 15. – miladî 21. asrın müceddidi olduğunun ilanı hiç şüphesiz ki Dünya İslam Alemi’ni ve hâssaten Mahmud Efendi Hazretleri’ni seven herkesi son derece memnun ve mahzûz kılmıştır.

Merkezi Haydarâbâd’ta olup, İslam aleminde milyonlarca etbâı bulunan “Hindistan Diyubendi Ulema Heyeti”, 140 sene evvel Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin mana aleminde çizdiği sınırları, uyandığında aynı rüyasında gördüğü üzere çizilmiş bulan ve ilk medresesini o çizgiler üzerine kuran İmam Muhammed Kâsım en-Nanûtevî Hazretleri’nin adına tertip ettikleri “İslam’a Üstün Hizmet Ödülü” nü Üstadımız Hacı Mahmud Efendi Hazretleri’ne takdim etmek üzere 21 Ekim 2010 Perşembe gününden itibaren İstanbul’da hazır bulundular.

Bu ödül merasiminde bulunmak üzere kırk küsür ülkeden iştirak eden üç yüzü aşkın Ehl-i Sünnet’in en seçkin ulemâ ve meşâyıhı da aynı günlerde İstanbul’a teşrif ettiler.

Cuma namazını, Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri camiinde edâ ettiler ve yüce sahâbî Halîd ibni Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin (Radıyallahu Anh) kabr-i şerifini ziyaret ettiler.

Cumartesi günü, ikamet ettikleri Yeşilköy’deki Wow Otel’in konferans salonunda sabah dokuzla, oniki arasında ilmî bir muhâdara (sempozyum)da bulunduktan sonra Sultan Ahmet ve Ayasofya Camii Şeriflerini ziyaret ettiler. Akabinde Topkapı Sarayı “Mukâddes Emanetler” dâiresini ziyaret edip, akşam vakti istirahat için otellerine döndüler.

Pazar sabahı yine dokuzdan onikiye kadar süren bir başka ilmî muhâdaraya iştirak ettikten sonra pazar akşamı saat yedi ile onbir arasında “Hindistan-Haydarâbâd El-Mâhedü’l-âli elİslâmî Üniversitesi”nin düzenlediği bu hafle-i mübarekeye katıldılar.

Mahmud Efendi Hazretleri’nin iştirakiyle feyzlerin doruğa çıktığı bu merasimde sırasıyla ilk başta dünyaca meşhur Hafız Abdussamed’in oğlu Yâsir Abdulbâsid Abdussamed, Kur’ân-ı Kerim tilavet etti.

İmam Muhammed Kasım Hazretleri’ni tanıtma konuşması yapmak üzere mikrofana davet edilen Hind İslam Fıkhı Konseyi Genel Sekreteri ve İmam Muhammed Kasım en-Nânûtevî Ödül Heyetinin reisi Halid Seyfullah er-Rahmanî, kendisi adına ödül verilen İmam Muhammed Kasım en-Nânûtevî Hazretleri’nin ilim, davet ve irşad faaliyetleri, ayrıca bu büyük imamın Hindistan’ı hürriyete kavuşturmak için İngilizler’e karşı verdiği mücadeleler hakkında bir konuşma îrâd etti.

Daha sonra Mahmud Efendi Hazretleri’ni Arapça bir metinle tanıtan bir konuşma yapmak üzere kürsüye davet edilen Cübbeli Ahmed Hocaefendi, Türk katılımcılara yabancı misafirleri, yabancı misafirlere de, Mahmud Efendi (Kuddise Sirruhu) Hazretleri’ni tanıtan bir konuşma yaptı.

Daha sonra Suriye’den gelen İnşad ekibi, bazı kasîdeler, özellikle Kaside-i Bürde’den bazı beyitler okudular.

Daha sonra Hindistan Ulema Heyeti Reisi olan Muhammed Erşed Medenî Hazretleri “Diyûbend Ulemasının İslam’a Hizmetleri” konulu bir konuşma yapmak üzere kürsüye davet edildi.

Ardından yaklaşık dörtyüz âlim adına konuşma yapmaya davet edilen Lübnan-Akkar müftüsü Üsâme er-Rifâî Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri’nin asrın müceddidi olduğuna dair müfît ve vec’iz bir konuşma yaptı.

Daha sonra dünyanın en büyük âlim ve muhaddislerinden olan Muhammed Avvame Hazretleri’nin oğlu, Muhyiddin Avvame Hocaefendi “Ödül Merasiminin Gayeleri” konulu bir konuşma yaptı.

Son olarak; Ödül Komitesi Azâsı Ömer Âbidîn “İmam Muhammed Kasım en-Nânûtevî’ye ait uluslar arası ödülün, Hazreti Mevlana eş-Şeyh Mahmud en-Nakşibendî el-Müceddidî el- Hâlidî Hazretleri’ne takdim kararı” nı okumak üzere kürsüye geldi.

Kararın okunmasının akabinde ödülü takdim etmek üzere adına ödül verilen İmam Muhammed Kasım en-Nânûtevî Hazretleri’nin hayatta bulunan torunu, büyük âlim Muhammed Sâlim el-Kasımî Hazretleri salevatlar eşliğinde bu kıymetli ödülü, Mahmud Efendi Hazretleri’ne takdim etti.

Merasimin sonunda büyük âlim Hindistan Nedvetü-l-Ulemâ üniversitesi dekanı Dr. Saîd elÂzamî Hazretleri me’sûr dualardan bir kısmını yaptıktan sonra: “Ya Rabbi! Bu makamda içimizde affedilmedik bir günah, açılmadık bir sıkıntı ve ihsan edilmedik bir murad bırakma.” şeklinde duada bulundu.

İşte Marifet Derneği, Mahmud Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhu)‘nun adına yapmış olduğu bunca hizmete ilaveten çok büyük bir hizmete de imza atarak, bu büyük merasim öncesi gerçekleşen ilmî muhadaraların ve o mukaddes haflede konuşulan hikmetli beyanların tamamını, elinizdeki bu kitapta terceme ederek sizlerin istifadesine sunmuş bulunmaktadır. Allah-u Teâlâ cümlemize hüsn-ü istifadeler nasip eylesin.

Gayret bizden, tevfik ise Yüce Mevlâmızdandır.

Mârifet Derneği Neşir Heyeti

 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât-u selam peygamberlerin efendisinin, Ehl-i Beyti’nin, tüm Ashab’ının ve ihsan ile kıyamete kadar onlara tâbi olanların üzerine olsun.

Değerli kardeşlerim ve fazilet sahibi Âlimlerimiz! Bizleri İslam nimeti ile şereflendiren, kulu ve rasülü Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ümmeti olarak halk eden Allah’a sonsuz şükür ve senalarımızı sunarız. Bu büyük ihsan ile bizleri dünya devletleri ve toplumları arasında büyük bir cemaat yapıp, dünyanın her yerinde ve mevkiinde fertleri, doğudan batıya yayılan evrensel bir ümmet kılmıştır.

Bu ümmet, İslam kardeşliğinin en yüce yakınlık, Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e intisaptan kaynaklanan en güzel irtibat ve alaka olduğuna inanmaktadır. Batılı güçlerin Müslümanların saflarını bölme, birlik ve bütünlüklerini parçalayıp dağıtma gayret ve çabalarına rağmen, bizleri coğrafî ve ırkî farklılıklara bakmaksızın bu mekânda bir araya getiren bağ da bu bağdır. Batılı güçlerin bu gayret ve çabaları hâlâ devam edip yükselmekte ve başarı ile sonuçlanmaktadır. Bunların başlıca sebepleri;

a) İşlerin âkıbeti hakkında basiretsiz olmak.

b) Dînî ve millî hamiyetten yoksun fertlerin bulunması.

c) Batı âlemi için çalışan, onların elinde kukla olan liderlerin ortaya çıkmasıdır.

Fakat bu kutuplaşma, grupçuluk, bölünme ve parçalanma ümmetin tabiatından değildir. Nasıl ki, bulutlar geçici olarak simsiyah kesilip gökyüzü karardıktan sonra gökyüzü tekrar aydınlanıp parıldıyorsa, işte bu şekilde fikrî bozulma ve dinden gaflette olma karabulutları da uzun süre devam etmeyecektir. Keşke bu bulutlar bir daha dönmeksizin  ebediyyen kaybolup gitseler ve ümmet, iman basiretini kullanarak İslam düşmanlarının tuzaklarını anlayabilse ve düşmanların hîlelerinin nerelere varabileceğini idrak edebilse.

Şüphesiz Muhammedî ümmetin içine iyice nüfuz edip işlemiş olan bu fıtrat, bütün ayırt edici etkenlerin her çeşidinden uzak olarak bizi bu mübarek yerde topladı.

Değerli Kardeşlerim! Hadis kitaplarında menâkıb (fazilet) babı önemli baplardandır. Bu bapta; Peygamber(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in, Sahabe’nin bazı üstün ve seçkin sıfat ve özelliklerini medh-u senâ eden hadisleri bulunmaktadır. Bu hadisler ile bahsi geçen Sahabe’nin yüksek mertebeleri anlaşılır ve yine bu hadislerden hayırlı işler yapan kimselerin methedilmesinin meşru olduğu anlaşılır.

Bizler de kendimize bu hadisleri rehber edinip Müslüman kardeşlerimizin iyiliklerini takdir etmeliyiz. Bu asırda verilen ödüller de bu kabildendir ve bu bakış açısıyla takdim edilir. Bu ödüllerden biri de bugün burada vereceğimiz ödüldür.

İşte böylece; aynı anda iki değerli şahsiyetin yapmış oldukları büyük hizmetleri dile getirip, takdir etmiş oluyoruz. Birinci şahıs, ödüle adı verilen zat, diğeri de yapmış olduğu üstün hizmetlerden ötürü ödülün kendisine takdim edileceği zattır.

Bugün verilecek ödülün, İmam Muhammed Kasım en-Nanûtevî’nin şahsiyetine istinadı sevindiricidir; fakat onun İslam âleminde hakkıyla tanınmıyor olması üzücüdür.

İnsanlar Diyûbend ve üniversitesini biliyorlar; fakat bu üniversiteyi tesis edeni hakkıyla tanımıyorlar. Bu münasebet ile sizlere bu değerli zatın seçkin şahsiyetinden ve hayatının bazı yönlerinden bahsetmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

En büyük özelliklerinden bir tanesi, dinine çok düşkün ve iman hamiyetine sahip olmasıydı. İslam’ın başına bir musibet ve zarar geldiği zaman onun keyfine ve rahatına bakması mümkün değildi.

İslam’a olan gayreti ve şevki onu kalemle cihadın yanısıra kılıçla da cihat etmeye sürükledi.

Hatta kendisi, İngiliz Sömürge Mahkemesi’nin idam kararına kadar kendisini tehlikeye attı; fakat zincirler, kelepçeler, bağlar onun gözünü korkutamadığı gibi altınlar ve gümüşler de onu satın alıp esir edemedi.

İslam fırkaları arasında ihtilaflı olan şeyleri hedef almadan ümmetin grupları ve fertleri arasında nefreti ateşleyecek yolu tutmamak onun özelliklerinden birisidir. Dıştan gelen saldırılara karşı cephe alarak dini korumaya ve İslam’ı muhafaza etmeye çalıştı. Bundan dolayıdır ki, İslam’a şüpheci ve saldırgan yaklaşan Hindulara ve Hristiyanlara hitap ederken kılıç gibi keskin, Müslümanlardan gerek bidat ehline, gerekse Şia fırkasına reddiye yaparken, hidâyete ermeleri umuduyla her kelimesinde sevgi, merhamet ve şefkat barındıran bir şekilde hitap ettiğini görürüz.

Fıkıh meselelerini kaleme aldığı zaman müçtehitlerin ihtilaflı görüşlerini tarafsız, âdilâne nakleder, ulemaya karşı saygılı ve hürmetkâr davranmaya dikkat ederdi.

Maalesef zamanımızın âlimleri, dış güçlerin fitnelerini ve saldırılarını önlemek yerine, ümmetin iç sorunlarını fikri tartışma ve açık oturum konusu yaptılar. Bunun yüzünden bugün Batı âlimlerinin karşısında ilmî teşebbüs ve atılganlık konumunda olmamız gerekirken maalesef ilmî müdafaa ve savunma konumunda kaldık.

Her hangi bir mevzuyu ele aldığında, yeni nesli ikna edip, mutmain kılacak delillerle konuşmak onun özelliklerindendi. Ne yazık ki, yazılarının Arapça ve diğer dillere nakli tamamlanmadı.

Bu yüzden kendisi, modern kelam ilminin kurucularından olmasına rağmen iyi tanınmıyor. Akîde ve İslam ahkâmı ile alakalı meselelerde İslam düşmanları tarafından çokça saldırı ve şüphe konusu olan meseleler hakkında çalışmalar yaptı ve risâleler yazdı.

İmam, bu şüphelerin yanlışlığını ispat edip, geçersiz kılmak için çalıştı. İslam akîdesini ve şer’i ahkâmı akıl yoluyla ve insan fıtratına uygun olarak açıklamaya çalıştı.

Allah’ın varlığı, birliği, insanlığın peygamberlere ve vahye ihtiyacı, Hazreti Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) en son peygamber oluşu ve risâletinin doğruluğu, yüce Kur’an-ı Kerim’in hakkaniyeti ve ebediyetinin doğruluğu, hayvanlardan helal ve haram olanların hikmeti vs. meseleler hakkında çalışmalar yapıp, risaleler yazdı.

Manevi işlere, müşahede olunan hissi işler açısından yaklaşarak delil getirir ve kendi katında sabit olan hükümlerden yola çıkarak cevaplar verirdi.

İmamın en bâriz sıfatlarından bir tanesi de, Allah ile güçlü ve sağlam bir bağı olmasıydı. Sade ve zorlu bir hayat sürdürdü.Kendisine valilerden ve zenginlerden büyük servet ve hazineler arz edilmesine rağmen kafasını bile kaldırıp bakmadı.

Kendisine arz edilen malları kabul edemeyeceğini beyan edip, özür dilerdi. Diyûbend’de “Daru’l-Ulûm Üniversitesi” nin yapımına başladığında devlet başkanlarından ve zenginlerden hiçbir yardım ve destek almama kararı verdi. Allah’a yönelmeye ve tevekküle gaflet vermemek için bu kabilden sebeplere tevessül etmedi.

Müslümanların ihlâs ile yaptıkları yardımlarda Allah’ın bereketinin olduğuna inanırdı. Üniversitenin gerçek servetinin, ihlas ve sadakat ile Allah’ın rızasını talep edip, O’na tevekkül etmek olduğuna inanarak, bu inanç ve gayretle hizmet ve amellerini sürdürdü. Fakat her zaman hizmetlerde arkadaş ve dostlarını ön planda gösterir, kendi isminin ön plana çıkmasına razı olmazdı. İmam’ın yaptığı en büyük hizmetlerinden bir tanesi de İslami medreseler inşa etmesidir. İngilizler, Hindistan’ı sömürmek için istila edip tamamen hâkimiyet altına aldıklarında, Moğol Hükümeti çöktüğü zaman, yeni bir eğitim ve öğretim nizamı getirip batılılaşma fikrini Hindistan’da yaymak istediler.

İmam, siyasi yollarla İngiliz hükümetine karşı çıkmanın imkânı olmadığını anlayınca, Müslümanların dinî hüviyetini kaybetmemesi gerektiği fikrinden hareketle, İslami medreseler inşa etme hareketini başlattı. Bu hareketten önce de İslami medreseler vardı; ama devletin idaresi altında idi. İmam en-Nânûtevî eğitim kurumlarını başlatırken, okulun eğitim programının hür olabilmesi ve idari baskı olmaması için, hiçbir devlet kuruluşundan yardım almamaya, yalnızca Müslümanların yardımlarıyla bu hizmetleri yürütmeye karar verdi. Eğitim ve öğretimin yanı sıra fikri eğitime, İslami bilinçlenmeye ve dini hamiyet ruhunun gelişmesine çok önem verirdi.

Bu İslami medreselerin, dünyanın en ücra köşelerine kadar gerçekleştirdiği büyük çalışmaların ve geniş faaliyetlerin kıymeti basit görülmemelidir. Bu konudaki tafsilatlı açıklamaları hazırlamış bulunmaktayız; fakat Şeyh Erşed Medenî de bu konuya değineceği için bu hususta sözü zatı âlilerine havale ediyoruz.

Muhterem Kardeşlerim! Bu merasimin ve ilmi buluşmaların şu an İslam âleminin en seçkin devleti Türkiye’nin tarihi şehri İstanbul’da yapılıyor olması, Haydarâbat’ta Yüksek İslam Üniversitesi için izzet, şeref ve övünç kaynağıdır.

Bu toplantı, Uluslararası İmam Muhammed Kasım en-Nânûtevî Ödül Komitesi genel sekreteri Dr. Muhyiddin bin Muhammed Avvame tarafından tertip edilmektedir. İstanbul, asırlar boyunca hilafetin merkezi ve İslam birliğinin alameti olmuştur. Bu mübarek yerden sabit olan haberler ve bu topraklardan gönderilen tebliğler, İslam ümmeti tarafından baş üstü kabul ediliyordu. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu şehrin fethini temenni etmiş ve fethe katılacaklara ecir ve sevap vaat etmiştir.

Belki de İslam ümmeti, Mekke-i Mükerreme ve Kudüs-ü Şerif’in fethinden sonra bu asil şehrin fethine, İslam sancağı ve koruması altına girmesine sevindikleri kadar başka bir fethe sevinmemişlerdir; çünkü bu şehir, İslam’ın Batı’ya giriş kapısı olmuştur.

Yine bu şehir, Peygamberimiz muhacir olarak Medine’ye geldiği zaman kendisini ağırlayan Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (Radıyallahu Anh) toprağına defnedildiği şehirdir.

Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (Radıyallahu Anh) Peygamberimizi ağırlaması, onun muhabbetini gözüne sürme gibi çekmesi ve kalbini ona bağlaması gibi, Türkiye toprağı da İslam’ı ağırlayıp onu; kalbinin neşesi, gözünün nuru ve gönlünün cilası kabul etmiştir.

Vakıa şu ki; Türk kardeşlerimizin İslam’ı korumak, şeriatı müdafaa etmek, dini yaymak ve İslam âleminin sınırlarını genişletmekteki çalışmalarının tarihte bir benzeri yoktur. Ve tarihe altın mürekkeple yazılmalıdır.

Şu da bir gerçektir ki; Türklerin bu izzete, şerefe, hürmete ve parlaklığa nail olmalarının; köşede kalmış, meçhul bir toplum olmaktan kurtulup, güzelliklerle dolu, faziletlerle bezenmiş ve şanı yüce bir ümmet olmaya intikal etmelerinin tek sebebi İslam’dır.

Mukaddes Hicaz tarihi, İslam tarihi olmaksızın ruhsuz ve boş bir tarih olduğu gibi Türklerin tarihi de İslam dini ve bu din ile olan alakaları göz ardı edildiği takdirde azametten ve saâdetten yoksun bir tarih olmaktadır.

Bundan dolayı şu fırsatı ganimet bilerek, Türk kardeşlerimizi batıdan doğuya, Avrupa âleminden İslam âlemine, başka nizamlardan İslam’a hicret etmeye davet ediyoruz.

Bu münasebetle, Türk kardeşlerimizi muhabbet selamı ile selamlıyor ve ecdadının hanif din üzere istikamet yolundaki gayretlerini takdir ediyoruz.

Haydarâbâd Yüksek İslam Üniversitesi’nin vereceği bu ödülü sultanların, emirlerin, valilerin adına değil de, İslam ümmeti mücahitlerinden bir mücahidin, ihlaslı bir İslam askerinin ve bu dine hizmet edenlerden birinin adına vermeye başlamasının sebebi, Müslümanlar için hüküm ve saltanatın, şeref ve iftihar vesilesi olmadığını, bilakis izzetin, şerefin ve üstünlüğün yegane sebebinin, dine ihlasla hizmet etmek olduğunu ifade etmektir.

İşte; ilk defa bu ödül, bütün güzellikler kendisinde toplanmış asil bir zat olan muhterem ve fazilet sahibi Şeyh Mahmud Efendi’ye verilecektir. Allah kendisini muhafaza etsin ve bize ondan istifade etmeyi nasip etsin.

Bu zatın, ilme ve İslam davetine yaptığı hizmetlerin herhangi bir tanıtıma ihtiyacı yoktur.

Hiç şüphesiz onun ilmi, medreselerdeki çalışması ve bu medreseler yoluyla Kitab ve Sünnet’in ilimlerini yaymakta göstermiş olduğu kesintisiz hizmetleri, ebedi olarak hatırlanacak ve tarihe altın harflerle yazılacaktır.

Şöyle söylesek mübalağa etmiş olmayız: Mahmud Efendi’nin ilim ve gayretinden sadece Türkiye’de yaşayanlar istifade etmiş değildir. Bilakis çalışmalarının dünyanın birçok beldesinde yayılması ve onu henüz görmemiş insanların bile çalışmalarından istifade etmeleri sebebiyle bu zat bütün İslam âleminin medar-ı iftiharıdır (övünç kaynağıdır).

Asrımızda İslam atılımını anlatacak tarihçilerin Şeyh Efendi’yi unutması mümkün değildir. O, bu meyanda zikredilmeye ve gösterdiği gayretleri anlatılmaya en layık olandır.

Allah-u Teâlâ’dan şu toplantıyı kabul etmesini ve Şeyh Efendi’nin ömrüne bereketler ihsan edip, hizmet ve gayretlerini kabul etmesini, bizleri de ona uyup izinden gitmeye muvaffak kılmasını niyaz ediyorum.

İşin nihâyetinde söyleyeceğimiz:

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Bu selamlama konuşması hususunda hazırladığımız mûcez kelimeleri, vaktin darlığından dolayı, özetleyerek ifade edeceğiz.

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve Selam gönderilenlerin efendisi, Peygamber Efendimiz (Sallahu Aleyhi ve Sellem)‘in ve Onun Al-i, Ashab’ının ve kıyamete kadar onlara hayırla tâbi olanların üzerine olsun.

Bundan sonra; Efendimiz (Aleyhisselam) şöyle buyuruyor: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmiş olmaz.” (Tirmizi: 35) Yine Efendimiz şöyle buyuruyor: “Herkim, size güzellikle övgüde bulunursa; ona karşılığını verin, eğer ona karşılık verecek bir şey bulamazsanız, ona karşılık olarak dua edin. Tâ ki, gönlünüz ona mükâfat verdiğine kanaat getirinceye kadar.” (Tirmizi) Bu iki esas ile amel etmek için her ne kadar bu makama ehil olmasam da, ancak Aziz ve Celîl olan Allah’a yalvararak ve bize fazlından verdiği bolca nimetlere karşılık hamd-u sena ve şükür ile ona yönelerek bu vazifeyi îfa etmeye çalışacağım ki Sübhan olan Allah bizi bu makamda toplayarak İslam’ı ve Müslümanları hayır ile müjdelemekte yine İslam ve Müslümanlar için bu dinin istikbalde yükseleceğini ve parlak günlere ulaşacağını Allah’ın izni ile haber vermektedir. Sonra birçok meşguliyetiniz ve zaman darlığınız bulunmasına rağmen ve birçok meşakkati üstlenerek tertiplediğimiz bu mânidar davetimize icabet ederek bizleri şereflendirdiğinizden dolayı size teşekkürlerimizi arz ediyoruz.

Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Ey kalpleri LÂ İLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDU’R-RASÛLÜLLAH sevgisi ile dolu ve diri(uyanık) kalp sahipleri! Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Allah hepinize hayırlı uzun ömürler versin. Sizi ve gittiğiniz yolu güzel eylesin ve bu vesile ile sizi cennetine yerleştirsin.

Değerli âlimler ve kıymetli misafirler! Muhakkak ki siz gerçekten peygamber varisleri ve hidâyet vesilelerisiniz. Şu bir gerçektir ki, âlimlerin; orta seviyeli Müslümanlar ve diğer Müslümanlar (bütün insanlar) katında yüce bir konumu vardır. Konumlarına göre de mesuliyetleri vardır. Bu sebeple ulemanın mesuliyetleri diğerlerinden fazladır. Din ve dünya ile alakalı birçok konularda Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: “Yeryüzündeki ulemanın misali; kendisine kara ve denizde karanlıklardan kurtulmak için uyulan yıldızlar gibidir. Nitekim; yıldızlar söndüğü zaman yolcular yolunu şaşırırlar.” İşte bu hadiste, ulema yıldızlara benzetilmiştir. Hadis-i şerifte ulemanın yıldızlara benzeme yönünü anlamak için, Allah’ın kitabına müracaat edecek olursak elbette yıldızlar için üç temel özellik buluruz.

Birincisi; Semanın yıldızlarla süslenmiş olmasıdır ki “Muhakkak ki Biz dünya semasını yıldızlarla süsledik.” (Mülk Suresi: 5)

İkincisi; Yolların kendisiyle bulunmasına ve helak edici karanlıklardan kurtulmaya vesile olmalarıdır. Nitekim Allah-u Teâlâ “Onlar yıldızlarla doğru yolu buluyorlar” (Nahl Sûresi: 16) buyurmuştur.

Üçüncüsü ise; Yıldızlardan her birinin şeytanlara karşı Allah’ın kırbacı olmasıdır. Nitekim Mevla Teâlâ’nın; “Biz, o yıldızları şeytanları kovmaya birer vesile kıldık” (Mülk Sûresi: 5)

Bu teşbih ışığında düşündüğümüz zamanda ulemayı ilgilendiren şu üç sorumluluğu buluruz.

Onlardan birincisi; Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ahlâkı üzere olup ümmetin kendisiyle süslendiği(tabi olduğu) faziletli bir yol üzere olmalarıdır. Her birinin Allah’a davet eden bir çağırıcı olmaları ve Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yüksek ahlâkı ile süslenmeleridir. Tâ ki insanlar onların etrafında toplanıp, istenildiği şekilde onlardan istifade etsinler. İkincisi ise; ümmete önder olup, onları zahiri ve manevi rezil ahlâklardan uzaklaştırmalarıdır. Üçüncüsü de; ümmeti kültürel bunalımdan, fikrî ve amelî sapmalardan korumalarıdır. Zira bunların hepsi şeytandandır. Bunun da en büyük destekçisi insan ve cinden olan önderlerdir.

Muhteremler! Muhakkak ki Muhammed Kasım en-Nanûtevî Hocaefendi, Hindistan Diyubend’de, Daru-l Ulum İslam Fakültesini tesis edendir. Kıymetli konuklar! Haydarâbâd Yüksek İslam Enstitüsü eğitim-öğretim, davet ve fikir kurumudur. Furu’ ve güncel meselelerde dinin kaidelerine yapışarak orta bir yol takip etmektedir.

Bu medreselerden mezun olanları Akâid, Tefsir, Hadis-i Şerif, İslam Fıkhı, İslam’a davet ve İslami düşünce gibi ilim sahalarında yetiştirmeye çalışmaktadır. Muhtelif sahalarda önder yetiştirmede, ilmi risaleler ve araştırmalar hazırlamada düsturlu olmanın lüzumu ve fıkhi meseleleri güncelleştirmede orta bir İslami fikri oluşturma arzusuyla ilk temel taşı, miladi 2000 senesinde konulmuştur. Medresemiz sırf Allah’ın fazlı keremiyle devam ederek tayin edilmiş, hedeflerinde büyük yol katetmiştir. Evet, işte bu 10. Senesinde de, davet ve ilim bahçelerinde ilmiyle âmil olan âlimlerin hizmet ve çalışmalarını takdir etmek için şehâdetnâme gibi ödülleri dağıtması sevindiricidir.

Buradan hareketle, Hint kıtasında İslami tedrisat atılımının müceddidi ve eğitim kurumlarımızın müessisi İmam-ı Muhammed Kasım ibn-i Esed ibn-i Gulam Şah ibn-i Muhammed Bahş en-Nanûtevî es-Sıddîkî Hazretlerinin yaptığı sa’y-u gayret ve üstün hizmetlerini yaşatmak kasdıyla, onun adına ödül verme fikri kararlaştırılmıştır.

Muhtelif kültür ve davet sahalarında başarılı ve tecrübeli alimlere karar verilmesi takdir edilmiştir. Biz bu ödülü, asırlara ve insanlara dinî hamiyet ve İslamî gayret ruhunu yaymakta pek açık eserleri olan bu mübarek ve yüce şahsiyet adıyla isimlendirdik.

“Efendiler! İmam Kâsım en-Nanûtevî Daru’l Ulum Diyubend Üniversitesini derin İslamî anlatış ve meselelerini ince değerlendirme hususunda hassas terazi üzerine tesis etmiştir.

Bu üniversitenin üzerinde durduğu şeylerin en önemlisi Müslümanları İslam terbiyesi ve kültürü üzere yetiştirmek ,onları ilmî ve ruhî yönden yetiştirmektir. Ve bu camia İslam şeriatına şiddetle sarılmak, emanet ruhuyla İslam alametlerini korumayı cem etmek, bütün gücüyle ve elindeki tüm vesilelerle din havuzunu(ve çevresini) korumaktır.

İmam Kasım en-Nanûtevî, İngiliz Lord Michyle’ye yaptığı reddiyesinde; İslam medreselerinde yapılan faaliyeti şu sözüyle özetlemiştir. “Bizim talimden amacımız; kültür, medeniyet ve siyaset yönüyle İslam ahlâkı ile dalgalanan ve kalbi İslam nuru ile nurlanan, rengi ve soyu ile Hintli bir nesil yetiştirmektir.” İmam Kasım en-Nanûtevî bu sözü Lord Michyle’nin sarf ettiği şu söze karşılık söylemiştir. Bizim eğitim noktasındaki planımız, nesli ve rengi Hintli, düşünce ve anlayışı Avrupalı bir Hintli nesil yetiştirmektir.

Muhterem efendilerim! Gerçek şudur ki, Daru’l Ulum Diyubend, Diyubend’te kurulmuş olup talebelerin girip, okuyarak mezun olduğu ve bunun dışında bir gayesi olmayan bir müessese olarak düşünülmektedir. Bu telakki yanlıştır, böyle düşünenler yanılıyorlar. Bilakis muhtelif bölgelerde beşeri kaynakları çoğaltan, küçük büyük herşeyde İslamî temsil eden, İslam’ı koruma farzını hiç gaflet etmeden yerine getiren, İslamî merkezleri inşa etmeyi hedefleyen, şanı yüce bir harekettir.

Medrese faaliyetlerinden dindar, davetçi, eğitimci ve siyasi hareketler doğmuştur. Dînî hareketlerin başında, Muhammed İlyas Kandehlevi’nin tesis ettiği “Tebliğ Cemaati“ gelmektedir. Eğitim ve dava hareketlerinin en önemlisi Muhammed Ali Müngeri’nin riyasetinde Diyubend ulemasından Hindistan’ın büyük âlimi Mahmud Hasan Ediyubendi, ümmetin bilgini Şeyh Eşref Ali Tehanevi ve o asrın seçilmiş alimlerinden bir cemaatin kurduğu “Nedvetü’l-Ulema” (ulema meclisi)dır.

Müslüman âlimlerin arasında dayanışma, saflarının birleşmesi, faziletli olan eski ile menfaat veren yenilik arasını toplayan bir esasa yönelik dini medreselere teşvik etmek de bu hareketin hedeflediği gayelerden olmuştur.

Uluslararası İslamî İmam Kasım en-Nanûtevî ödülü, seçici kurulu tarafından ilk ödülün büyük davetçi, islah edici, Allame Şeyh Mahmud Efendi en-Nakşibendi el- Müceddidi Hazretlerine verilmesine karar verilmiştir.(Allah uzun ömür vererek bizi onunla faydalandırsın) ki o, Türkiye’nin en büyük İslam âlimlerindendir. Yeni nesili İslamî (anlayış ile) bilinçlendirmekte büyük emeği olan harikulade bir şahsiyyetdir. Din düşmanlarının hain planlarını ve İslam birliğini dağıtmaya çalışanları gerçekten çok iyi anlamış bir zattır. Sabır hususunda benzerine zor rastlanan, bu kıymetli zat bu davayı ve (İslamî) anlayış savaşını insanlara ulaştırmakta sıkıntıları yüklenmiş örnek birisidir.

Çünkü bu zamanda Osmanlı Devleti yıkılmış, yerine lâik bir devlet kurulmuş, bazı cahiller bütün sıkıntıların İslam’dan olduğunu zannederek din ve dinin alameti olan her şeyle harp etmeye başlamışlardır. Bu zor şartlar ve ağır durumlara rağmen Mahmud Efendi Hazretleri, kadın erkek binlerce hoca ve talebe yetiştirmeye ve hidâyet üzere Kitab’a, Sünnet’e sarılmış yüz binlerce insana vesile olmaya muvaffak olmuştur. Bütün bunlar böyle garip bir zamanda takdire şayan bir hizmettir.

İmdi şu iki büyük şahsiyyet olan İMAM MUHAMMED KASIM EN-NANÛTEVÎ ve ŞEYH MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİ’nin aralarındaki ortak yönlerine gelince, Medreselerin şubelerinin yayılmasında (gösterdikleri) üstün bir gayret ve tam bir önem sarf etmeleridir. Mahmud Efendi, şu geniş yeryüzünün âlimlere dar geldiği zor zamanda İslamî medreseleri inşa etmiştir. İmam en-Nanûtevî’nin geriye bıraktığı hizmet de aynıdır. Şüphesiz Mahmud Efendi Hazretlerinin hayatı, zamanımızda en hayırlı örnektir. Biz bu ödülü ona vermekle onun şahsiyetinin kadr-u kıymetini ziyade ettiğimizi iddia etmiyor, bununla ilim ve ehlini takdir etmeyi kastediyoruz. Şüphesiz Mahmud Efendinin hayatı, şartlar ve durumlar ne olursa olsun davete devam etmek ve hedefe ulaşmakta hem bugünümüz hem de geleceğimiz için en güzel ve en hayırlı bir örnektir. Allah-u Teâla’dan bu dosdoğru dini diriltmek hususundaki gayretlerine ve cemaatine bereketler vermesini istiyoruz. Allah-u Teâlâ cemaatinin ve bütün Ehl-i Sünnetin yeryüzünde yaptığı hizmetleri kabul etsin, çalışmalarını kabule şayan kılsın ve bütün günahlarını af etsin. Bu arada, Ödül Komitesi Genel Sekreteri olan büyük muhaddis, araştırmacı ve faziletli davetçi Muhammed Avvame Hocamızın oğlu değerli Üstad Dr. Muhyiddin Avvame Hocaefendi’ye yoğun gayret ve bereketli çalışmalarından dolayı büyük minnet ve teşekkürlerimizi arz etmeyi de unutmayalım. Çünkü o, bu merasimi icra etmekte elinden geleni yapmıştır. Ve bunların hepsi babası, üstadı ve bizim de üstadımız olan Muhammed Avvame Hocaefendi’nin terbiyesinin semeresidir. Allah-u Teâlâ kendisine ve eserlerine bereket versin. Kendisinde gördüğümüz faziletleri neslinde de görmeyi nasip etsin. Mevlâ, burada toplanan herkesi mükâfatlandırsın. Sevaplarını kat kat versin, adımlarını doğrultsun, muhakkak O, bu işe gücü yetendir. Allah’ım! Senden sevgini, Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıracak amelin sevgisini istiyoruz. Allah’ım! Bize, İslam dininde sebat ver, Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘e itaat ve muhabbet üzere canımızı al. Ona Allah’ın kitabını zabd ettiği, kaleminin yazdığı ve ilminin kuşattığı şeyler adedince salât-u selam olsun.

Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.

 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla Allah’ın selamı, rahmeti ve berekâtı üzerinize olsun. Ümmetin birleşmesi hususundaki gerekçeler sayılamayacak kadar çoktur. Herkes de bunu zaten bilmektedir; fakat ben (bütün o deliller içinden): “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı yapışın, parçalanıp ayrılmayın. Ve Allah’ın nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşman iken, O sizin kalplerinizin arasını birleştirmişti…” (Âl-i İmran Suresi: 103) âyetindeki Allah’ın bizlere verdiği emirle yetineceğim. Bu, İslam ümmeti için ilâhî bir kanun olmaktan öte akıl, hikmet ve tecrübeden her birine göre de bütün milletlerin vazgeçilmezidir. Ümmetin birlikteliğini gerçekleştiren temel unsurlara değinirken, Amerika’daki İslamî ittifak ya da toplum içindeki, ele alacağım ayrışma sebepleri ve kırılma noktalarından bahsetmek gerekir. Şüphesiz bu faktörler, diğer toplumlar ile de farklı oranlarda benzerlik gösterecektir. Zayıflık nedenleri farklı şekillerde ayrılabilir ise de nihaî sonuç aynı yönde olacaktır. Birincisi: Kaynağa Göre Etkenler;

a.İç Nedenler: Bunlar bizzat şahıslar hakkındadır. Daha sonra bu konuya ayrıntılı biçimde değineceğiz.

b.Dış Nedenler: Bunlar da göçmen Müslümanların yaşadığı ortamı çevreleyen:

1.Medyatik

2.Ekonomik

3.Onbir Eylül Saldırıları sonrası güvenlikle ilgili baskılardan kaynaklanmaktadır.

İkincisi: Fikrî Sebepler; Bunlar fikir, hukuk, mezhep ve inanç farklılığından oluşur. Bu da her ne kadar bir zafiyet noktası ise de, fertlerin aralarında ittifak ettikleri konularda buluşma, ayrıldıkları konularda ise birbirlerini tenkit etmemeleriyle birlikte şuurlarının artması nedeniyle kuvvet noktası olabilir.

Üçüncüsü: İctimaî Sebepler; Bunlar da -birçoklarının algılamasına göre- (üçüncü göçmen nesilden) yeni göç edenler için en önemli noktalardandır. Zira Müslüman topluluk üç ana kesime ayrılır:

a. Dindar Tabaka: Bunlar kendi grubuyla birlikte ruhsal, fikirsel ve duygusal olarak fikrî çöküş korkusundan ötürü Batı toplumunun maddî olumsuzluklarından uzaklaşarak bir kenara çekilirler. Bu da her bir ferdin zihninde:

1. Devamlı bir yabancılaşma,

2. Vatandaşlığa uyum sağlayamama,

3. Âidiyetsizlik gibi çevresindeki toplumda olumlu ya da yapıcı etkiden geri kalma duygusunu tetikleyen, çok ciddi ve tehlikeli bir takım duygulara yol açar. Oysa o birey bütün dinlerin en basit ve temel kaidesini unutmuştur ki o da şudur: Bütün peygamberler manevî-ilahî yoldan uzaklaşmış topluluklara, onları doğru yola çağırmak, onlar ve onlardan sonra kıyamete kadar gelecek olan kuşaklarda iz bırakmak için gönderilmişlerdir. Buna verilecek en büyük örnek ise:

1. Şirkin kol gezdiği,

2. Ekonomik tabakalaşmanın hâkim olduğu, (köleler-efendiler… gibi)

3. Kız çocuklarını diri diri gömme; başka kabilelere haksız yere baskın düzenleme ve yol kesicilik gibi toplumsal fenalıkların yaygınlaştığı bir zamanda gönderilen Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in: “Ben sadece güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” (Hakim: 2/670) buyurmuş olmasıdır.

b. Batının Etkisinde Kalmış Tabaka: Bunlar fikrî ve ictimaî olarak batılılaşmış, inanç bakımdan çökmüş, büyük oranda çözülmeye uğramış olanlardır. Tabî ki bunun olumlu bir fikrî katkı olduğu söylenemez. Bununla birlikte bu tabakadan insanlar mevcut olanaklara göre, Batı toplumunun diğer kesimleri gibi bilimsel seviyede üstünlük gösterebilirler.

c. Üçüncü Tabaka: Bunların dindarlıkları doğuştan gelmekle birlikte kendilerinde fikrî, itikadî, toplumsal ya da ekonomik güç unsurları yoktur. Çekinerek yeni çevre ile boğuşup dururlar. Sonunda kendini güçlü akıma kaptırmış veya zamanla yenik düşmüş halde bulunurlar. İşte bu tabaka insanları;

1. Batılı sosyologların üzerlerine bahis oynadıkları ve yaklaşık 250 sene önceki Amerika’ya göçte tamamıyla, 150 sene önceki ikinci göçte ise genel olarak meydana gelen çözünmenin, ikinci ya da üçüncü kuşaklarda bekledikleri tabakadır.

2. Bütün bunlarla birlikte bazı sosyologlar ile İslâmî anlayışa kin besleyen siyasetçiler bu kesimin etkili, aktif ve yapıcı bir tabakaya dönüşmesinden korkuyorlar. Zira bunlar, genel olarak her toplumun en büyük kesimini oluşturmaktadırlar. Burada ABD’ye yapılan İslâmî göçün tarihsel araştırmasının aşağıdaki aşamalarda belirdiğini ifade etmek gerekir:

1. Yaklaşık 250 ya da daha fazla seneden beri olan ilk göç: Bu göçler genellikle köleleştirmeye yönelik zorunlu göçler olmuşlardır. Bunun sonucunda da bireylerin dinleri %100 oranında -isteyerek ya da istemeyerek- değişmiştir.

2. Yaklaşık 150 yıldan itibaren olan ikinci göç: Şam bölgesindeki ülkelerin etnik kökenlerinin ağırlıkta olduğu göç tipidir. Bu göç, ağırlıklı olarak ekonomik nedenlerden yapılmış olup, sonucunda göçmenlerin %80’inin dinleri değişmiş, bireylerde din nâmına Arapçadan ve İslâmî şehir isimlerinden başka bir şey kalmamıştır.

3. Yaklaşık 50-60 seneden bu tarafa yapılan üçüncü etap göç: Bu göçün özelliği zulüm, ekonomik, fikrî ve ilim tahsili gibi siyasi nedenlerden gerçekleşen bir göç türü olmasıdır. Bazen de fikrî, inanç ve ekonomiye yönelik bir güç unsuru vasfını taşımaktadır. Yine de bu göç türü aslında bireysel olarak başlamış iken, zamanla toplumsal bir harekete dönüşmüştür. Bu göç türünün etkileri geçtiğimiz otuz yıl içinde açıkça yansımaya başlamıştır. Örnek olarak:

1. 1970 senesi başlarında camilerin sayısı 10’u geçmezken, şu anda bu sayı 3000’i geçmiştir. Her aya yaklaşık 6 cami düşmektedir.

2. 1970 senesi başlarında özel okul sayısı 5’i geçmezken, şu anda bu sayı 150’yi geçmiştir. Her yıla yaklaşık 4 özel okul düşmektedir.

3. 1970 senesi başlarında gençlik merkezi hiç bulunmazken, şu anda bu sayı 10’u geçmiştir.

4. Müslümanların haklarını korumaya yönelik kurum ve kuruluşlar 1970 yılı başlarında hiç yok iken, şu anda bu sayı 7’yi aşmıştır.

5. Müslümanlara yönelik ekonomik kuruluş 1970’in başlarında yok iken, şu anda bunun sayısı 3’ü geçmiştir.

6. Yine 1970’in başlarında İslâmî üniversiteler bulunmaz iken, şu anda iki tane olup başkaları için görüşmeler hâlen devam etmektedir.

7. Aynı şekilde 1970 yılı başlarında Müslümanların bir tane bile siyasetle ilgilenen kuruluşları yok iken, şimdi bu tip kuruluşların sayısı 10’a ulaşmıştır.

d. Dördüncü Tabaka: Bu kesim az olmasına rağmen Allâh’ın fazl-u keremiyle gün be gün artmakta ve yayılmaktadır. Müslümanlar ve diğer kesimlerden olan insanlar bu tabakanın günlük yaşamdaki yapıcı etkisini, fikrî gücünü, getirilerini ve orta halliliğini fark etmektedirler.

Dördüncü olarak: Ekonomik Sebepler; İnsanların geçim derdiyle meşgul olması. Büyük önem taşıması açısından, etkileri dış faktörlere göre daha fazla olan, dümenin başına geçip seyrine yön verebileceğimiz, daha önce de kaynağa göre etkenlerde söylediğim iç nedenler hakkında -dış faktörlerin önemini konuşmak için -zaman yetersizliğinden dolayı- hızlıca geri döneceğim. Bu iç nedenler genel olarak Müslüman topluluk üyeleri arasında, hatta İslâmî misyonerlik sahasındaki aktif bireyler arasında bile bulunmaktadırlar.

1. Bireylerin zihinlerinde İslâmî düşüncenin kültürel anlamda yozlaşması: Bir şeyden yoksun olanın da o şeyi veremeyeceği açıktır. Nitekim bu tür kişileri, gelecek nesillerinin önünde olmasına aldırış etmeksizin yeni ülkelerinin dilleriyle böbürlenerek konuşurken, giyinirken, yemek yerken ve yeni uyruklarıyla övünürken bulabilirsiniz. (Bunu görerek yetişen çocuklar nasıl olacaklardır?!..) Örnek olarak: Kur’ân dili olan Arapçayı öğrenme ve İslâmi bir eğitim alma: İslâmî özel okullardaki Müslüman talebelerin tamamı arasından bunun oranı sadece %2.5-%3 arasındadır.

2. Gayretli olanlarında bile olan (özellikle de azınlıkların gerçeği anlamaktaki) İslâmî bilinç eksikliği:

Birinci örnek: Kızı bir gayr-ı müslimle evli olan bir baba. (Böyle bir evlilik ona göre bir Hristiyan veya Yahudiyle evlenmekten daha iyi)

İkinci örnek: Yanımda kocaları gayr-ı müslim-asker olan on tane Türk bayan var ki onlardan birisi, Kur’ân-ı Kerim veya tekbir sesinden gözyaşına boğuluyor.

Üçüncü örnek: Amerika’ya yeni gelmiş biri, ekonomik-sosyal konular başta olmak üzere alışık olduğu hukuku (kendi ülkesindekini taklit ederek) yeni ortama uydurmak istiyor.

3. Fikrî aşırılık ve diğer görüşe tahammülsüzlük: [Bu düşüncedeki kimseler genellikle şöyle derler:] “Benim sözüm doğru olup asla yanlışa ihtimali olmazken, diğer fikir sahiplerinin sözü yanlış olup doğruya ihtimali de yoktur.” Bir de buna fıkhî dar görüşlülük eklendiğinde iş daha da kötüleşir.

Buna örnek: Darü’-l İslam- Daru’l-harp fikriyle Müslüman bireyin maruz kaldığı psikolojik buhran ve bundan doğarak karakterine, işine, eylemlerine, yaşamındaki tüm alanlara yansıyan endişe hali. Kanaatimce aile ve çocuklarına karşı en tehlikeli olanı ise yabancılık duygusu, aidiyetsizlik, topluma bir katkıda bulunamama algısı, kayıtsızlık, aciz ve yolda kalmış bir yolcu olma hissi vb. Belki de bunların, gördüğüm ve yaşadığım bir çok şiddetli psikolojik rahatsızlıklara sebep olacağını kesin olarak söyleyebilirim. Mesela: Bir kişi başkalarına eziyet vererek ölmeyi istemişti. Diğer birisi de altı ay boyunca bir rahip ile yaşayarak bir bunalımı atmıştı. Bu ise bana aslında fıtrat üzere yaratılmış olan insanın yaşadığı (Tanrının üçün biri olduğuna [haşa!] dair) gerçek bozukluğu hatırlatmaktadır.

4. Toplu eylem, kavram ve uygulamasının zayıflaması: Bu ise:

a. Geçmişe dair tecrübe eksikliği,

b. Kalıtsal güvenlik endişesi,

c. Geçim derdi ve dünya zevklerinden kaynaklanmaktadır.

5. Muamelatın ibadetlerden ayrılmasından doğan olumsuz örnek: Özellikle de bu ekonomik-sosyal konularda ortaya çıkmaktadır.

6. Nesillerin farklılaşması ve genç insanlar için kaynak yetersizliği; Bunlar:

a. Halk dilini konuşan, yerel, bilimsel, insanî kaynaklar,

b. Gençlik merkezleri oluşturmak amacıyla mali kaynaklar olmamasından meydana gelmektedir. (Not: Sorunların genelinin mesai saatleri dışında meydana geldiğini araştırmalar ortaya koymaktadır.)

Bu sorunların başında uyuşturucu, zina, bilgi devrimi, zamanın iniş-çıkışlarından bireyi koruyup elinden tutacak din, inanç ya da kimlik olmaksızın yeni nesle hakim olan inançlar. “Kim ki Cehennemden uzaklaştırılıp cennete girdirilirse muhakkak ki kurtuluşa ermiştir” (Âl-i İmrân Suresi: 185)

7. İslami eylem, hedef ve değişmezlere kapsamlı bakışın eksikliği: Bu ise:

a. Gelecek ile bir bağlantı olmak üzere özellikle gençlerin önüne İslami öncelikleri sıralama,

b. İslami-inanç konuşmaların, arada sırada da olsa yapılmamasından dolayıdır.

8. Bunlardan başka, doğu ya da batıdaki hiçbir İslami topluluğun kendisinden boş kalmadığı birçok nedenler vardır ki bunlar, kendilerini burada sayamayacağımız birçok bireysel ya da toplumsal faktörlerdir.

TEDAVİ

1. Problemleri çözmek.

2. Kaynak artırımına gitmek: Yerel bilim adamları; toplum ve gerçek hakkında bilgili, çalışkan, tebliğci gençler; topluluğun dili, maneviyatı ve medeniyetine yönelik medyatik söylemin geliştirilmesi; ekonomik yeterlilik.

3. Azınlıklar hukuku ve onların sıkıntıları, gerçekliğin hukuku ile ilgili ileri çalışmalar ve bu çalışmaların camii, İslami kurum ve okullarda müfredata eklenmesi.

4. Aşağıdaki konularda sürekli eğitim ve alıştırma yapmak:

a. İslami iş.

b. İstişâre.

c. Olabildiğince diğer görüşleri aşağılamayıp saygıyla karşılamak. (İlişki kurduğumuz insanlar, Allah’ın doğurduğunu, gözünün çıktığını [haşâ] söyleyen kimselerdir.)

d. Başkalarına kulak vermek, şer’î ölçülerde (Allah’ın şeytanla, Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke müşrikleriyle yaptığı gibi) diyalog yapmak.

5. Yeryüzünün tamamının Allah’a ait olduğu inancını yerleştirmek. Bundan şu aşağıdakiler meydana gelir:

a. Aidiyet, vatandaşlık uyumu.

b. Tarihimizden, kültürümüzden ve dinimizden bir parçaymışçasına başkalarıyla yaşayabilmek.

6. Her bir Müslümanın, Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Sizden birinizin elinde bir hurma fidesi olduğu halde kıyamet saati gelip çatarsa, eğer kıyamet kopmadan önce onu dikebiliyorsa bunu yapsın” (Ahmed bin Hanbel) hadis-i şerifi gereğince, kibirlenmeksizin, getirisi ve götürüsü ile birlikte bir günlüğüne bile olsa yaşadığı çevrede olumlu etki bırakması. Ve İsa’nın (Aleyhisselâm): “(Yâ Rabbî!) Eğer onlara azap edersen, şüphesiz ki, onlar senin kullarındır. Ve eğer kendilerini bağışlarsan, şüphesiz ki, güçlü ve hikmet sahibi ancak sensin” (Mâide Suresi:118) sözünü hatırlayarak insanlar arasında iyiliği Allah rızası için yaymaya çalışmak. Bütün bunları yaparken, İslâm ve Müslümanlar için bir propaganda amacıyla yapmak yerine tamamen Allah için yapılırsa, bu kendi kendine bir İslâm çağrısı olabilir.

7. İnsanın beşeriyetini dengede tutmak için manevi tarafı beslemek. (Her iki taraf da dış dünyamızda vardır.) Böylece Batı’nın materyalist medeniyetine karşı (duyulan hayranlığın) İslâm’ın maneviyatına karşı ağır basmasının önüne geçilmiş olur. (Amerika’da %60 oranıyla en yaygın ve önemli hastalık depresyondur.)

8. Darü’l-İslâm, Darü’l-harp konusunu çözümlemek. İster Müslüman çoğunluğun yönettiği bir ülkede, isterse de başka çoğunlukların yönettiği bir ülkede, her nerede olursak olalım ahde vefa göstermek bizim dinimizin bir parçasıdır.

Orta yol: Batı’ya, her türlü şer, pislik ve rezillik kaynağı olarak bakmamaktır. Çünkü bu önyargının ta kendisidir. Bilakis objektif olarak konuya yaklaşıp, Batıda bize göre toplumsal ve inanç anlamında birçok yanlışların olduğunu söylemekle birlikte, gene de onlarda insanî olarak iyilik içgüdüsü olduğunu görmek gerekir. Hiçbir toplum bilinçsizlikten tamamıyla kurtulamaz. Bir kere daha İsa’nın (Aleyhisselâm): “(Yâ Rabbî!) Eğer onlara azap edersen, şüphesiz ki, onlar senin kullarındır. Ve eğer kendilerini bağışlarsan, şüphesiz ki, güçlü ve hikmet sahibi ancak sensin.” (Mâide Suresi:118) sözünü hatırlayalım. Peygamberler, Adem’in (Aleyhisselâm) oğullarından olan kardeşlerine ve çocuklarına müjdeleyici, doğru yolu gösterici ve birer kurtarıcı olarak gönderilmiş olup, cehennemin kapısında bekleyerek insanlığa gidecekleri yerleri gösteren kimseler olarak gönderilmemiştirler.

Unutmayalım ki:

• Sevgi sevgiyi,

• İyilik iyiliği doğururken;

• Kötülük ise ancak kendisi gibi kötülüğü doğurur.

• Müslümanın iyilik içgüdüsünü, kötü insanların yaptığı işlerin değiştirmemesi gerekir.

• Hedefimiz bütün insanlık için severek ve onlar için iyilik isteyerek çalışmak olmalı, ta ki yolumuz aydınlık olsun.

 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Esselamu aleyküm ve rahmetüllahi ve berakâtüh.

Çok kıymetli ulema, fazıl ve değerli din kardeşlerim!

Öncelikle; bu konferans için; bizi buraya toplayan Marifet Derneğine ve özellikle gayretli kardeşimiz Dr. Muhyiddin Avvame’ye teşekkürlerimi sunarım. Bütün hamdler insanları yoktan var edip, Kur’ânı öğreten, âyetlerin ışığı altında hidâyete ulaştırıcı apaçık deliller sunan Allah’a (Celle Celaluhu) mahsustur.

Şimdi bundan sonra… Soru; İslam akîdesi nasıl netleşmiştir ve ders olarak okunan, kendisine ilaveler ve talikler yapılan kitaplar haline nasıl gelmiştir? Kendisini Allah hakkında din edindiğimiz İslam akîdesi bu hale nasıl geldi? Muhakkak Allah-u Tebâreke ve Teâlâ peygamberlerine indirdiği, kitaplarına yazdığı ve insanların kendi nefislerinde, dış dünyalarında ve bu büyük âlemin genişliğinde gördükleri âyetleriyle Kendisini mahlûkatına tanıtmıştır. En güzel isimleri ve en yüce olan mukaddes sıfatları, Allah’ın âyetlerine delalet etmektedir.

Bu Kur’an-ı Kerim ki önünden ve arkasından batıl bir şeyin ona ulaşmasından korunmuştur. İşte bu Kur’an, halis olan bir kavme açık bir Arap lisanıyla indirilmiştir. Onlar da lisanlarının delaletiyle kendilerine indirilen tevhid, sıfat, hüküm, kıssa ve mükemmel vaaz âyetlerini tam olarak anlamışlardır.

Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) aralarında bulunup namazlarda, cumalarda, bayramlarda ve her münasebetle onlara bu müteşâbih âyetleri okurken, Cebrail (Aleyhisselam) bu kıymetli kitabı indirmeye devam ederken, Sahabe-i Kiram’ın Allah’ın sıfatlarıyla alakalı âyetlerden herhangi bir şeyin keyfiyetini sordukları, anlamayıp hayrete düştükleri ve yahut da onları müşkilattan saydıkları rivâyet olunmamıştır. Bilakis hayatları boyunca bütün zamanlarda manalarına tam inanarak, doğru bir itikatla onu okumuşlar ve onunla Allah’a kulluklarını eda etmişlerdir.

Sahabe-i Kiram, Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den âyetlere imanı ve tevhidi öğrenirken, o onları, Allah’a ve cennete teşvik edip, şeytana uymaktan ve cehenneme girmekten sakındırırken çok hadis-i şerif işitmişlerdi. Bu hadis-i şeriflerde de Kur’an âyetlerinde olduğu gibi hatta daha fazla, sıfât-ı ilâhiyeden bahsediliyordu.

En açık ve güzel konuşan Peygamberimiz ve Sahabe’si elbette anlayış, ilim ve sıdk ehli kimseler idiler. Zaman ilerleyip durumlar değişince, beldeler feth olunup Arap olanlar, diğer dinlerden olan halklara ve kavimlere karışınca bir zaman sonra farklı fikirler türeyip ortaya çıktı. Kur’an yolundan ilk sapma, insan iradesi hakkında tam bir hürriyet ve tercih ile hükmeden ‘Kaderiyye’ fırkasının fikirleriyle oldu. Onların nazarında insan;iradesinde ve işlerinde mutlak bir tercih sahibiydi.

Böylece birçok Kur’an âyetlerini ve nebevî hadisleri inkâr etmiş oldular. İşte bu sapıklığın başı, Ma’bed bin Abdillah el-Cühenî’dir. Bunlar, Allah’ın, her şeyi daha olmadan evvel bildiğini ve kaderi inkâr ettiler. Sahabe-i Kiram Hazerâtı ise bu fikirlerin yanlış olduğunu beyan edip insanları onlardan sakındırmışlardır. Sahih-i Müslim’in ilk hadislerinden anlaşıldığı gibi tâbiîn de bu hususta Sahabe’ye uymuşlardır.

Sonra Râsiboğulları azatlısı Cehm bin Safvan, Kaderiyye’nin tam zıddı bir fikirle ortaya çıkmış ve insanın rüzgârda savrulan tüy gibi hiçbir iradesinin olmadığını ve yaptıklarına mecbur olduğunu iddia etmiştir. Diğer görüşlerinde de Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarını inkâr ederek Kur’ân’a ve Sünnet’e muhalefet etmiştir. Buna mukabil bir başka zıt görüşle Mukatil bin Süleyman çıkıp, Allah-u Teâlâ’nın cisim olduğunu iddia etmiştir.

Sonra Vâsıl bin Atâ, Mutezile kâidelerini ortaya atıp, insanları bu bidatlere çağırmaya başladı. Ondan sonra Mutezile birçok fırkalara bölündü. Bu arada izahında ve bölümlerinde ihtilaf olmakla beraber ircâ (iman olduktan sonra günahlar zarar vermez) fikri yayıldı. Başını Kırmıtîlerin çektiği Bâtıniyye fırkası da zuhur edip davetçileri etrafa dağılarak, İslam hükümlerini yanlış yorumlayıp zahirinden çevirdiler. Daha birçok felsefeci ve kelamcı fırkalar da zamanla ortaya çıktı.

Peki, bu birbirine zıt fikirlerin çarpıştığı ortamda ümmetin çoğunluğu neredeydi? Evet! Ümmetin ekseriyeti bu gibi meselelere felsefeciler gibi dalmayan Kur’ân hafızlarından, fıkıh ve hadis âlimlerinden oluşan hidâyet rehberlerine uymaktaydılar. Bu âlimler nasları okuyor ve onları Arapçanın delalet ettiği manalara bırakıyor, insanları da bu nasları, Kur’ân’a, Sünnet’e ve akla uymayan manalara hamletmelerinden sakındırıyorlardı. Bir taraftan bidatçi fırkalara reddiye yapmayı da ihmal etmiyorlardı.

Hadis âlimleri ve özellikle Kütüb-ü sitte sahipleri, bunlara reddiye yapanların başında geliyorlardı. Fakat çok takva sahibi olduklarından bu hususta çok ileri gitmiyor, delillerle beraber kısa ifadelerle reddiye yapıyorlardı. Fitneler, fikrî ve itikadi mücadeleler ve tezatlar, Allah’ın; Müslümanlara, Ebu-l Hasen el- Eş’arî’yi gönderdiği 3.asrın sonlarına kadar devam etti.

İmam-ı Eş’arî, asrının kelam usulünü ve haberlerini iyice kavradıktan sonra onlardan uzaklaşıp Sünnet’e yardım etmiş, delilleri sağlamlaştırmıştır. İlk olarak da ihtilaflı olsun-olmasın ihtiyaç duyulan bütün meselelerde Kur’ân’dan ve Sünnet’ten elde edilmiş tastamam inanç meselelerini ortaya sunmuştur ki daha evvel kimse (bu kadar yaygın şekliyle) buna muvaffak olamamıştır. Kaynaklar ise elinizdedir. İtirazı kabil olmayan delillerle, muhalifleri susturmuş ve bu konuda birçok kitaplar yazmıştır. Bütün ümmetin kendisinden sonra üzerinde yürüdüğü, sarıldığı ve sığındığı apaçık sünnet yolunu ortaya çıkarıp, insanların akîdelerini sağlamlaştırmış, Peygamberimizden ve Sahabe’den naklolunanları inkâr edenleri de delillerle susturup, mağlup etmiştir.

İmam-ı Eş’arî, İslam akâidini beyan etmek için karmaşık olmayan kolay ve çok açık, fakat sabit kaideler ve sağlam temeller üzerine oturan bir yol tayin etmiştir. Bu kaide ve esasların en mühimleri şunlardır:

1- Kitab’a ve Sünnet’e sarılmak ki; Ebu-l Hasen el-Eş’arî gibiler olmasaydı sünnet zayi olurdu.

2- İcma’ sınırlarında kalmak.

3- Lügatın ifade ettiği şekilde manayı anlamak.

4- Sağlam aklî kaidelere dayanmak.

5- Herhangi bir mesele veya hüküm ele alındığında delillerin tamamıyla incelenmesi.

Kitab’a ve Sünnet’e sarılmaya gelince; Eş’arî mezhebinin, ehl-i hadis ve ehl-i fıkıh dışındaki fırkaların hepsinin Kitab’a ve Sünnet’e karşı yanlış tutumlarından dolayı haktan sapmalarından sonra ortaya çıktığını zikretmeye gerek bile yoktur.

Sapık fırkalar, bazen âyetleri inkâr ediyorlar, bazen Kur’an ibaresinin noksan olduğunu ifade ediyorlar ve bazen de apaçık sahih hadis-i şerifleri yalana nispet ediyorlardı. Kimileri böyle ileri-geri hareket ederken, İmam Ebu-l Hasen el-Eş’arî, üzerinde icma vaki olan Kur’an ibaresine ve hadis-i şeriflere sıkı sıkıya sarıldığını ve asla onlardan şaşmayacağını ilan ediyordu. Bu düsturu mezhebinin varlık sebebi kılıyor ve kitaplarında birçok kere şunu tekrar ediyordu; “Din edindiğimiz ve söylediğimiz şey, Rabbimizin Kitabına, Peygamberimizin sünnetine, Sahabe’den, tâbiînden ve hadis imamlarından naklolunana sarılmaktır. İşte biz bu temele yapışmaktayız.” İmam-ı Eş’arî’nin talebeleri de bu yolu izlemiştir.

İmam-ı Eş’arî, sapık fırkalara karşı birçok yerde, katında sabit olan hadis-i şerifleri delil getirmiş ve Allah’ın isimleri ve sıfatları gibi sem’iyyatın ispatında hiçbir hadis-i şerifi terk etmemiştir. Meselâ kendisi şöyle buyurmuştur: “Mutezile kabir azabını inkâr etmiştir. Hâlbuki bunun varlığı Peygamberimizden ve Ashab’ından birçok yolla naklolunmuştur.” Hadis-i şerifleri delil kabul etmeyenlere karşı, sapıklıklarını açıkça dile getirmiş ve şöyle buyurmuştur: “Bunlar, ahirette Allah’ın görülmesiyle alakalı Sahabe’nin Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den yaptığı rivâyetlere muhalefet etmişlerdir. Halbuki bu hususta birçok yoldan rivâyetler gelmiş ve Sahabe’den birçok haber nakledilmiştir.” Bu anlatılan, Ehl-i Sünnet ve Mutezile arasında meşhur bir meseledir. Aynı şekilde onlar, Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şefaatini de inkâr etmişler, İmam Eş’arî ise delillerle onlara karşılık vermiştir.

İşte bu hususlarda kendisinden sonra gelip, Eş’arî mezhebinin kaidelerini beyan eden Bâkillânî, Gazâli ve onlardan sonraki âlimler, günümüze kadar ona tabi olagelmişlerdir.

Sözü mümkün olduğunca uzatmamaya çalışıyorum.

Bu meseleyi uzunca düşünüp ders ettikten sonra şu mülahazaları nakletmek uygun olacaktır.

1- İmam Eş’arî ve ona tâbi olanlar, hilafına bir delil bulunmadığı müddetçe Kur’ân ve Sünnet’in zâhiri manasına hamledilmesi gerektiğini kuvvetle ifade etmişlerdir. İmam-ı Eş’arî’den önce geçen İmam Malik ve İmam Şafii gibi büyük usul âlimleri de bunu bir temel olarak dile getirmişlerdir. İmam Eş’arî, onların ilminin varisidir.

2- Hadis ulemasının malum usullerle karar ettikleri meselelere itimat etmişler ve onların sahih gördüğünü sahih, zayıf gördüğünü de zayıf görmüşlerdir. Böylelikle kendilerini, yakışan bir makama koymuşlar ve hadis ulemasına ihtisas sahalarında güvenmişlerdir. Onların konularının özünü alıp, ona dayanmışlardır. İşte bu; doğru bir görüş olup, ilmi takdir etmektir.

Hadis konusunda ehline müracaat etmeleri her ne kadar büyük bir ilmî adaletse de esmâ-i ilahiye ve sıfât konularında âhad hadis-i şerifleri kabul etmekte son derece ihtiyatlı davranmışlardır. İşte bundan dolayı Allah-u Teâlâ’yı muattal bırakmaya veya O’nu kullarına benzetmeye götüren zayıf hadisi şerifleri itikadî konularda terk etmişlerdir. Zaten ulema, bu zayıf hadisleri, fıkıh hükümlerinde dahi kabul etmemektedirler. Esmâ, sıfât ve akâid konularında kabul edilmemesi ise daha evlâdır.

3- Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i nebeviyye ibarelerinden müteşabih olanları, muhkem olanların gölgesinde incelemişlerdir. İbni Fûrek şöyle buyurmuştur: “Kur’an ve Sünnet’ten manası anlaşılamayan bir kısım vardır ki, ancak muhkem olana müracaat ile anlaşılabilir.

4- Kur’ân’dan ve Sünnet’ten sabit olana, diğer fırkaların yaptığı gibi kendi görüş ve kıyaslarıyla mukabelede bulunmamışlardır. Bilakis, ya manasını doğru izah etmişler veya ibarenin müşkil veya müteşabih olduğunu ikrar etmişlerdir. Tefsirini bilmedikleri her şeyi ibaresine ve vüruduna iman ederek Allah’a havale etmişlerdir.

İşte bu dört kâide; Kitap ve Sünnet’le alakalıdır.

İcma sınırlarına riâyet etmelerine gelince; Eş’arî’lerin kitaplarına bakan kimse onların birçok meselede ilim ehlinin icma ettiği sınırlarda durduklarını ve bu sınırlara istinad ettiklerini görür.

İmam Eş’arî’nin talebesi, İmam Ebu Abdillah bin Mücahid Et-Tâî; sınır boylarındakilere gönderdiği risalesinde Ehl-i Sünnet’in ve Selef-i Salihîn’in akâid hakkında altmış kadar icmâsını zikretmiş ve icmâyı, delil getirme yollarından biri yapmıştır.

İmam Eş’arî de, ‘İbâne’ isimli kitabında birçok akâid meselesinde icmâya dayanmıştır. Müslümanların, “Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz” sözü üzerinde ittifaklarını da icmâdan saymıştır.

İmam Eşarî “İcma’; kendisine itimat edilmesi için sahih ve içeriğinin delille kâim olması gerekir.” buyurmuştur. Bu da çok dikkat isteyen bir metod ile yapılan iştir.

Üçüncüsüne gelince; bu da Arapça lügatın ifade ettiği mananın dışına çıkılmamasıdır. Bâtıniyye Mezhebi veya kendilerini işaret ashabı diye isimlendiren bir takım kişiler Kur’ân-ı Kerim’in ve hadis-i şeriflerin lügat manasından uzak kalan ve naslarla irtibatı olmayan uzak tevillere gidip, kendi kafalarına göre tabir ederek bunların ötesinde de gizli manaların mevcut olduğunu iddia etmişlerdir. Bu meseleyi İmam Şafi’î (Rahimehullah) kendi usul risalesinde açıklamış ve ona tabî olan bütün ulema da usul kitaplarında, lugavî delaletleri en güzel bir şekilde hazırlamışlar ve bu işi ustaca yaparak zabtetmişlerdir.( Allah kendilerine rahmet etsin).

Bu mesele ile ilgili lügatın ifade ettiği manalar sorunu olarak akaitte ve te’vilde, asra göre Kur’ân ve Sünnet ile muamele etmek hususunda derinleşmiş, Arapça lügatın sınırlı manaları olduğunu, en fasih ve (mana olarak)çok geniş bir lügat olduğunu tekitle(dile getir)mişlerdir.

Hem sonra beşerin aciz kalacağı derin manalar ve ince benzetmeler içeren Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şerif, muhtelif bölgelerde Arapça lügat uslübü ile gelmiştir. İşte bu derin manalar “İ’câzü-l Kur’ân” diye isimlendirdikleri şeyin bir çeşididir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’i ve Sünnet’i, bu gibi inceliklerden ve zengin sanatlardan arındırmaya çalışan kişiler, mümkün olmayan boş bir iş yapmış olurlar ki, onların bu hali; güneşin doğuşu anındaki ışığını ve aydınlığını gizlemeye çalışanların hali gibidir.

Arap dilinin zenginliği ve birtakım lugavî manalara ihtimali olması sebebiyle âyet ve hadis-i şerifleri fazlaca tefsir etmişlerdir. Buna misal olarak; kef (avuç), yemîn (sağ el), zıhk (gülmek), sâk (bacak),kadem (ayak), cânib (yan), yed (el) gibi kelimeleri verebiliriz. Bu konuyu kısa ve öz bir şekilde anlatmaya çalışacağım. Meseleleri aklın kavramasına isnat etmelerine gelince; Allah-u Teâlâ insandaki mükellefiyeti, akla bağlı kılmıştır ki, insan bununla Rabbi’ni bilir ve bununla hesaba çekilir. Bir çok âyet-i celile ve sahih hadis-i şerifler, Mevla Teâla’yı ve sıfatlarını bilme sorumluluğunu bildirmiştir.

Allah-u Teâlâ şu âyeti kerimelerinde buyurduğu gibi “Bil ki; Allah’tan başka ilah yoktur” (Muhammed Sûresi: 19), “Bil ki; O Kur’ân, Allah’ın ilmi ile indirilmiştir ve O’ndan başka ilah yoktur” (Hud Sûresi: 14), “ Sana Rabbi’nden indirilenin hak olduğunu bilen ile körler (bilmeyenler) bir olur mu?” (Rad Sûresi: 19)

Yine Peygamberimiz (Aleyhisselam) bu konu hakkında Hazreti Muaz (Radıyallahu Anh)’ dan muttefekun aleyh olarak rivayet edilen sahih bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “(İnsanları) Kendisine davet edeceğiniz ilk şey, Allah’a ibadet etmek olsun. Allah’ı bildikleri zaman onlara haber ver ki…” (Buhari, Müslim)

İbni Fûrek, Ebi-l Meâli ve Kadı Ebu Bekir İbni Arabî gibi bir çok âlim, Allah-u Teâlâ’yı bilmenin vacib olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Bu bilmek de ancak delil, tefekkür ve akıl ile hasıl olur. Vacibe götüren sebebler de vaciptir.

İşte bu mesele hususunda; Mutezile ve felsefecilerin iddia ettiği, aklî metodlara girmek kaçınılmaz (olunca); söze, doğru ve yanlış anlayış, ilim ve cehalet, aklın tarifi, konumu ve mahiyeti, kendisine itimat edilen deliller ve bunun gibi (onları anlama ve kavrama ile) konumuzun bu sahadaki incelikleri anlaşılacak bir takım mukaddimeler ile başlamışlardır ki, bu tavır ve yolu diğer fırkalarda kendilerine örnek almışlardır. Ve akîde üsluplarına uyarak; ehl-i kelama ve felsefecilere kendi usullerine uygun cevap vermeye çalışmışlardır. Dolayısıyla; aklın konuyu kavramasını, lügat ve diğer şeyler için bir kural olarak kabul ettiler. Ne şey ki, akıl kabul etmiyorsa, aklın o şeye yaklaşması ve itimad etmesi imkansızdır. İmam İbni Fûrek şöyle demiştir; “Lügatta bir mana kullanılmışsa ama onu akıl desteklemiyorsa, o mana alınmaz.” İmam Gazâlî, aklın nakli desteklemesi sahasında maharetini gösterip (kendisinin bu işte mahir olduğunu) ispatlamıştır.

Tüme varım metodundaki çalışmalarına gelince;

(Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat âlimleri) bütün âyet ve hadisleri sınırlamışlar ve aralarında mutabakat sağlayarak eksiksiz bir bütün olarak tefsir etmişlerdir. Yani bu kaideler çatısında ve usulcü metoduyla evvela nasların tespiti, ikinci olarak aralarındaki uyuşması, mücmeli müfessere, mutlakı mukayyede hamletmek gibi değişik yollarla varit olan bütün âyet ve hadisleri araştırıp tefsir etmişlerdir. Bu konu hakkında değişik tasnifatta bulunmuşlardır.

Bu tüme varım metoduna binâen şöyle buyurmuşlardır:

Bu konu hakkındaki hadisi şerifler üç mertebede mülâhaza edilmektedir;

1. Mertebe; lafzı ile varit olanlardır. Bunda mana eksiksizdir ve herhangi bir noksanlığa ihtimal yoktur. Dolayısıyla bunlara inanmak vaciptir. İlim, kudret, hayat, semi, basar, eşi ve benzeri olmamak gibi sıfatları misal olarak verebiliriz.

2. Mertebe; kendisinde (zahirinde) mana cihetinden eksik(sakınca) bulunarak varit olan lafızlar. Böyle bir lafızda Allah’a bir pay biçilemez ve mânâsı Allah’a izafede edilemez. Allah’ın bu manadan zarurî olarak berî olduğu (anlaşılmaktadır). ‘Kulum! Ben hastalandım, beni niçin ziyarete gelmedin’ ve buna benzer bir takım sözlerin âlim olsun, cahil olsun, bütün insanlar tarafından kinaye olduğu bilinmektedir. Bu kinaye eksik ve yanlış anlamaya da sebep olabilir; fakat Allah-u Teâlâ’nın bunu mukaddes ve değerli zat-ı âlilerine nispet etmesindeki gaye, veli olan kuluna tekrîm, takdis, teşrif ve kalbini hoş tutmak içindir.

3. Mertebe; manası tam anlaşılan, yalnız teşbihe de ihtimali olabilen el, kol, ayak gibi lafızlardır ki; böyle lafızları (yukarıda) söylediğim gibi tefsir etmişlerdir.

Bu konuyu, diğer bir önemli mesele ile bağdaştırarak (bâtıl ehline) demişlerdir ki; (âyetler ve hadislerde) el, avuç, parmak gibi kelimeler varit olmuş, kol ve zira’ gibi kelimeler müfret olarak gelmiştir. Bu kelimeleri birbirine (katarak) terkip etmek suretiyle vasıfladınız ve uzuv saydınız. Siz bunu yapmak suretiyle zahiri manadan çıkarak Mevla’nın kendi nefsinden nehyettiği benzetme ve misallendirme yolunu tuttunuz. Dağılabilen birşey bütün değil demektir. Allah’ın yüce sıfatları bir bütün halinde olduğuna göre parçalanamazlar. (Nitekim kudret sıfatı bir bütündür. İnsanda, elde ayrı, ayakta ayrı sudur eder; ama Allah-u Teâlâ’da bu sıfat ayrı ayrı bulunmaz.) Bunlar naslarda varit olması hasebince temel kâidelerdir.

Birçok ulema Kur’ân-ı Kerim’de te’vilin cevazına dair icmânın vaki olduğunu nakletmişlerdir. Çünkü tevil konusu, onların ve diğerlerinin arasında ihtilaflı bir konudur. Kur’ân-ı Kerîm âyetleri iki durumda incelenir;

1. Zahir manadan mecaza yönelmenin yasak olduğu kısımdır ki bu da iki çeşittir; a. Akîde, iman ve hüküm âyetleridir. bin Geçmiş ümmetlerden Allah’ın bize bildirdiği üzere Nuh (Aleyhisselam)’ın kavmini, Firavun ve Ben-i İsrail gibi geçmiş kavimleri anlatan âyetlerdir.

2. Zahir manasının kastedilmediği bir takım âyet ve hadislerdir. Mesela “Allah, Arşın üzerinde istiva etti” (Taha Sûresi: 5) ve “Allah’ın eli çok açıktır, dilediği gibi verir” (Maide Sûresi: 64) âyetleri ki, kesinlikle zahire hamledilemez. Aynı şekilde Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in buyurduğu “Allah; gece elini açar, gündüz kötülük yapanların tövbe etmesi için, gündüz elini açar gece günah işleyenleri affetmek için” kavli şerifinde zahir ve hakiki mana murat edilemez.

Kur’ân-ı Kerim’in Hadid sûresinde gelen; “Gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Sonra Arş üzerine hükümrân oldu. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. Nerede olursanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.” âyetinde ümmet icma’ etmişlerdir.

Yine, Allah-u Teâlâ bu âyetinde “Arş’ın üzerine istivâ eyledi” (Taha Sûresi: 5) âyeti ile “O sizinle beraberdir.” (Hadid Sûresi: 5) âyetini cemetmiştir; çünkü zahir manalarını kast etmek, zıtlık meydana getirir. Dolayısı ile te’vil kaçınılmaz olur. Şâyet te’vil edilmez ise zıtlığı itiraf etmek gerekir. (bu da yanlış manaya yol açar) Bundan dolayıdır ki; selef âlimlerimiz ve geçmiş imamlarımız (“O sizinle beraberdir.” âyeti için) ‘ilmi ile, sizinle beraberdir’ demişlerdir.

Aynı şekilde görüyoruz ki onlar; nasları nefyetmiyor, bilakis eksiksiz bir tüme varım ile topluyor, bunları muhafaza ederek arabî bir beyanla bakıyor(inceliyor), Âlemlerin Rabbi’ne takdisi ve tenzihi unutmuyor, nasları delilleri ile ve aklın gerektirdiği,( kabul ettiği) şekilde tefsir ediyorlar.

İşte bu metod, ümmeti bir araya toplayıp tevhitteki orta yolu ve delilleri ortaya koymuştur. Bu açıklanan üslup ve temel esaslar, İmam Eş’arî’den önce çok kıymetli Ehl-i Sünnet âlimlerinin her konuda yürümüş oldukları bir yoldur.

İmam Abdülkadir Bağdadî (v. hicri 429) ve İmam Ebu Muzaffer el-İsfirâînî (v. hicri 471) ve daha nice âlimler bu konuyu beyan etmişlerdir.

Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat lafzı itlak olduğunda(söylendiğinde), bunlar akla gelir. Şâyet bu âlimlerimiz ile onlardan sonra gelen sair âlimlerimiz arasında hilaf olursa, bu da bir kısım cüzî meselelerde olup, temel esaslarda olmamıştır. Bilakis münferit ve cüzî bir takım meselelerde olmuştur. İşte asırlar boyunca Ehl-i Sünnet sözü kullanıldığında, ‘Sevad-ı A’zam’ olan bu ulema ve kendisine tabi olan bu cemaat kastedilir.

İnsanların asırlardan beri miras aldıkları şey, işte budur. Ehl-i Sünnet’in kurumlaşması ancak bunlarla olmuştur.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz:

1. Eş’arî mezhebinin ortaya çıkması, İslam topluluğunda Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’te zıt fikirlerin oluştuğu, bazı nasların kabul edilmediği ve bazı yanlış manaların ortaya çıktığı bir anda zuhur etmiştir. İşte bu sebeple, inanç birliğinin ve kitabetinin neredeyse yok olacağı, hadis-i şeriflerin (unutulacağı bir zamanda) fikir çalışması hâsıl olmuş, Eş’arî mezhebi, ümmetin tekrar akîde ve düşünce birliğini koruyup canlandırması için zaruri bir konuma gelmiştir.

2. Kur’ân ve hadis naslarını koruyan Eş’arî mezhebi ki; Allah (Celle Celaluhu) şâyet İmam Eş’arî ve usulünü korumamış olsaydı, Mutezile ve Sünnet’i inkâr eden diğer fırkalar Kur’an’ın ve Sünnet’in bazı naslarını inkâra devam edeceklerdi. Eş’arî mezhebinin gayesi Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’i istisnasız korumak olduğu için Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat ismi konulmaya hak sahibi olmuşlardır.

3. İmamı Eş’arî ve mensupları İslam akîdesinin tümüne şamil olacak bir nazariyeyi kurmuşlar. Bozulması mümkün olmayan kuvvetli bir takım kâide ve kurallara oturtup, Allah’ın Esmâ ve Sıfatından başlayıp “İmamet ve Sahabe” konuları ile sonuçlandırmışlardır. Böylece Kur’ân ve Sünnet çerçevesinden çıkan bütün fırkalara reddiye yapılmıştır. Zamanın sığınağı olarak kalmış, diğer (sapık) fırkaları(n batıl inançlarını) söndürmüş Ümmet-i Muhammed’in (inançlarını) koruyan kâideleri sabit olmuştur(yerleşmiştir).

4. Eş’arî akîdesi mensupları, Allah-u Teâlâ’yı tenzih ve takdis etmekte en yüksek mertebeye ve delilleri muhafaza etmekte nihaî noktaya varmışlardır. Böylelikle ümmeti ve ümmetin fikrini ortak bir davada ve beyaz, apaçık bir yolda kıyamete kadar nesilden nesle kalacak şekilde toplamaya muvaffak olmuşlardır. Semanın vahyini bugüne kadar korumuş bundan sonra da koruyacaklardır.

5. Eş’arîye’nin görüşleri, İslam ümmetinin hayatında cidali kesmiş ve sapık fırkaların birçok görüşlerinin sönmesine ve yok olmasına sebep olmuştur. Eş’arîye’nin kitapları olmasaydı, bu bâtıl fırkaların birçoklarının varlığından dahi haberimiz olmayacaktı. Artık İslam akîdesi fikrine mutlak hâkimiyet Eş’arîye’nindir. Eş’arîye uleması, yazdıkları kitaplarla yüce ve ilmi bir miras bırakmışlardır. İşte bugün yine onlar, geçmişteki bu kıymetli mirası yenilemeye ve onunla geleceğe devam etmeye çağrılmaktadırlar.

Malumunuzdur ki, Ebû Mansur Mâturîdî ile Ebû Hasen el-Eş’arî aynı zamanda yaşamışlardır. Ebû Mansur Mâturîdî, Maverâünnehir’de idi. Ebû Hasen el-Eş’arî ise devletin merkezinde, Bağdat ve Basra’da idi. Dolayısıyla onun şöhreti yayıldı. Bu akâid yolu üzere yaptığı müdafaası da meşhur oldu.

Bir zaman sonra anlaşıldı ki; Ebû Mansur Mâturîdî’nin ortaya koyduğu görüşler yol, usul ve füru itibarı ile Ebû Hasen el-Eş’arî’nin ki ile tamamen mutabıktır. Üç beş çok basit mesele (ki bunları da incelemek lazım) dışında hiçbir ihtilaf yoktur. Kaldı ki bu meseleleri de akâid kitaplarından çıkarsak zarar vermez. Aralarında tam bir mutabakat vardır.

Sonra devletin merkezinde olan Ebu Hasen el-Eş’arî’nin talebeleri İbnü Mücahid, sonra İbnü Fûrek, sonra Ebu Bekir İbni’t-Tayyib el-Bâkillânî, sonra Huleymî, sonra Cuveynî gibi âlimlerin bile şöhreti Maveraünnehir’de olan İmam Mâturîdî’den daha fazla olmuştur; fakat yolları birdir.

İşte; biz ne zaman Eş’arî diyorsak aynı zamanda ne usulde ne furu’da herhangi bir ihtilaf olmaksızın Mâturûdiyye fırkasını da kastetmiş oluyoruz. Ashab-ı nusus(delilleri nakleden ulema) nerede diyecek olursanız, onları da bu akâid uleması himaye etmiştir. Onlar, Rasûlüllah’ın hadis-i şeriflerini ve Sahabe-i Kiram’ın eserlerini yüklenip nakletmişler. Akâid uleması ise muhafaza edip savunmuşlardır. Onlar aynı safta birbirlerini muhafaza etmişlerdir.

Allah-u Teâlâ’dan hepimizi dine ve Kur’ân’a hizmet etmeye muvaffak etmesini ve bizi dinimiz ve dünyamız hakkında korumasını niyaz ediyorum ve bizi bu mübarek günde toplayan kardeşlerime teşekkür ediyorum.

Allah, bütün kalpleri Kitap’ta, Sünnet’te, hayırda ve hidâyette birleştirsin. O dilediği her şeye Kadîrdir.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Allah’a hamd, Efendimiz, İmamımız, Örneğimiz, Habibimiz ve Muallimimiz Rasûlullah’a (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), onun Âl-u Ashabı’na ve onun hidayetine tâbi olanlara sâlat-u selam olsun.

Ey İstanbul şehrinde toplanmış olan âlim kardeşlerim! Kendi adıma ve burada (Katar) Arap Körfezin’deki kardeşlerinize niyâbeten sizi selamlayacağım, tahiyyelerin en hayırlısı İslâm selâmıdır.

Esselâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühü.

Allah-u Teâlâ bu toplantıyı tertip eden ve ümmetin ulemasını, şu Rabbânî manalar ve imânî kıymetler üzerine toplamak için çalışanları mükâfatlandırsın. Allah-u Tebâreke ve Teâlâ’dan yaptıklarının karşılığını onlara kat kat vermesini ve sarf ettikleri gayrete mukabil, onları dünyada ve ahirette hayırla mükâfatlandırmasını istiyorum.

Ey âlim kardeşler! Ulemanın bir araya gelmesi, daima sadece hayırlı meyve vermiştir. Selmân-i Fârisî (Radıyallahu Anh) şöyle buyurmuştur: “İki mümin kardeşin misali; biri, diğerini yıkayan iki el gibidir. İki mümin karşılaştığı zaman muhakkak Allah-u Teâlâ birinden diğerine hayır istifade ettirir.”

Ya şu iki mümin, âlim olurlarsa nasıl olur? Ki onlar, insanları Allah’a hidâyet etmeyi, Hakk’ı bâtıldan, helâli haramdan, hidâyeti dalâletten ayırt etmeyi üzerlerine almışlardır. Alimler ki, Allah-u Teâlâ onları kitabında şöyle anlatmıştır: “Onlar Allah’ın elçiliğini tebliğ ederler ve Ondan korkar, başka da hiç kimseden korkmazlar. Allah hesaba çekici olarak yeter.”(Ahzab Sûresi: 39) “Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Onlar halk için Rabbânî hidâyet kandillerinin taşıyıcılarıdır.” (Buhari)

Allah, Haydarâbâd’da bulunan Yüksek İslâm Enstitüsündeki kardeşlerimizi ve İslâm Fıkıh Heyeti Genel Sekreteri kıymetli dostumuz Şeyh Hâlid Seyfullâh Rahmânî’yi mükâfatlandırsın ki, o bu sünneti ihyâ etmiş ve şu mübârek ödül törenini Hindistan’daki en büyük medreseyi, Hindistân’ın Ezher’i denilen Diyubendiyye medresesini kuran büyük âlim Şeyh İmâm-ı Muhammed Kâsım en-Nânûtevî’yi anmak için düzenlemiştir. Ben de kalite ve ona sahip olduğu insanlar hususunda, Allah’ın âyeti olan bu üniversitenin Yüzüncü Yıl Dönümünde hazır bulunmakla şereflenmiştim.

Ulemayı ödüllendirmek güzel bir sünnettir ve bu sene bir Müslüman Türk Âlim ödüllendirilecektir. Onun, etbâını iman, takva, güzel ahlâk, insanlara ve ilme hürmet üzere terbiye etmekte birçok eserleri vardır. İşte bu Rabbânî âlim, fazilet sâhibi Şeyh Mahmud Efendi en-Nakşibendî’dir. O, Sofî ve Hanefî bir âlimdir; fakat o, hurafeleri, bâtılları, bid’atları ve sapıklıkları yayan bid‘atçı sofiyeden değildir. Bilakis o, Allah’ın Kitabına, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnetine sıkı sıkıya bağlıdır. Biz şu asrımızda, insanları din üzerine toplayan âlimlere ne kadar da muhtacız. Bu asırda din zayıflamış, yakîn azalmış ve insanlar dünyaya yönelmiştir ve insanların en büyük gayesi, tek bildiği şey olmuştur. Ortalığı madde hevesi, dinden uzaklaşma, çözülme (her şeyi rahatça yapabilme) tutkusu ve menfaatperestlik kapladı. Bunlar ise batı medeniyetinin yayılmasının ve Müslüman toplumlarla olan savaşının neticeleridir.

İşte biz, Müslümanları dinlerinden koparıp onlara dinleri, Kur’ân’ları, Rasülleri olan Muhammed (Aleyhisselâm) ve İslâm mirası ile hiç alâkası olmayan şeyleri elbise olarak biçen şu bulanık dalgalara karşı direnmek zorundayız. Biz insanların Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, Nebî ve Rasül olarak Muhammed (Aleyhisselâm)’a, yol gösterici olarak Kur’ân’a inanmalarını istiyoruz. Bu ise âlimlerin vazifesidir. Âlimlerin vazifesi insanları imânî ve Rabbânî manalar üzerinde tutup, onları ahirete bağlamalarıdır. Biz, insanların büsbütün dünyadan ayrılmalarını istemiyoruz. Lâkin dünyayı ahiret için elde etmelerini, ahiret meyvelerinin tohumlarını bu dünyada ekmelerini ve iki güzelliğin arasını cem‘ etmelerini istiyoruz.

Ey Rabbimiz! Bize dünyada da, ahirette de güzellik ver, bizi ateşin azabından koru! Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle dua etmekteydi: “Allah’ım! Her şeyimin koruyucusu olan dinimi, içinde yaşadığım dünyamı ve kendisine döneceğim âhiretimi ıslah et ve bizim için yaşamayı her hayırda ziyade, ölmeyi ise bizim için bütün şerlerden rahata kavuşma kıl.” (Müslim, Zikr 71)

Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ashâbı böyle idi. Dünyayı din için yapmışlar, dünyayı kazanıp, onu âhiretin hizmetine vermişlerdi.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O (Allah-u Teâlâ) sizi (Medîne’ye) sığındırmış, yardımıyla sizi desteklemiş ve o pek hoş şey (olan ganimet)lerden sizi rızıklandırmıştı. Ta ki siz (bunca nimetine karşı O’na) şükredesiniz!” (Enfal Sûresi: 26) “Allah, onlara hem (yardım, zafer ve ganimet gibi) dünyanın mükâfatını, hem de ahiretin güzel sevabını(; mağfiret ve cenneti) vermişti. (Âli İmran Sûresi: 148)

Allah, güzel amel işleyen bu kişileri sever (ve kendilerini mükâfatlandırır)!

Biz, Allah’ın, evine ve mescitlerine devam edenler diye tarif ettiği erleri arzuluyoruz.

Yüksek (ve değerli) tutulmasına ve içerlerinde adının anılmasına Allah’ın izin (ve emir) vermiş olduğu o çok değerli evlerde (tüm mescitlerde); sabahları ve akşamları O’nu sürekli tesbih eden erler ki; ne bir ticâret, ne de bir satış, onları Allah’ı zikretmekten, o (farz) namaz(lar)ı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymamaktadır.”(Nûr Sûresi: 36-37)

İşte onlar, Allah’ın evlerinin müdavimlerinin ta kendileridir. Bunlar tatil düşkünü, bâtıla saplanmış kişiler değildirler. Ancak onlar iş gören, çalışkan insanlardır. ‘İş adamı’ derler ya, işte öyle.

İşte bu erleri; ne (yolculuktaki) bir ticaret, ne de (memleketlerindeki kârlı) bir satış, (dille ve kalple) Allah’ı zikretmekten alıkoymamaktadır.

Rasûlüllâh’ın ashâbı böyle idiler. Onların birçoklarından şu söz nakledilmiştir: “Ebedî yaşayacakmışsın gibi dünyan için, yarın ölecekmişsin gibi ahiretin için çalış!

Biz, dünyayı toplayıp elde eden ama onu kalbinde barındırmayan müminler arzuluyoruz. Dünyaya sâhip olan ama dünyanın ona sâhip olamadığı, dünyada yaşayan ama kalbinde dünyayı yaşatmayan.

İşte ulemadan bizim isteğimiz, insanları bu manalar üzerine terbiye etmeleridir. Bazı insanlar, sünnî – bid‘atçı, hak üzere – bâtıl üzere ayrımı yapmadan tasavvufa savaş açmışlardır; fakat bu, köklü âlimlerin ahlâkından değildir, köklü âlimler ruh ile maddeyi, nefsin istekleriyle, Allah’ın haklarını cem‘ ederler.

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) zevcelerine, kendisinin ibadetinden soran bir takım kimseler gördü. Onlar, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bazen oruç tutup, bazen tutmadığını, bazen gecenin bir kısmında ibadet edip, bir kısmında uyuduğunu öğrenince, bu ibadetleri az görerek; “Rasûlüllah nerde, biz nerde? Allah O’nun gelmiş, gelecek tüm günahlarını bağışlamıştır.” dediler. İçlerinden biri; “Ben hep oruç tutacağım, oruçsuz gün geçirmeyeceğim”, ikincisi; “Ben geceleri hiç uyumayacağım, hep ibadetle geçireceğim”, üçüncüsü; “Ben hanımlarımdan ayrılacağım, bir daha da evlenmeyeceğim” dedi. Bunları işiten Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onları topladı ve: “Ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve en takva sâhibi olanınız değil miyim? Hâlbuki ben bazen yiyor, bazen oruç tutuyorum, gecenin bir kısmında uyuyor, bir kısmını da ibadetle geçiriyorum ve kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir.” (Buhari, Müslim) buyurdu.

Biz insanları iman üzere toplayan Rabbânî âlimler arzuluyoruz. Onlar, insanları Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Cibril hadisinde “İhsan; Allah’a O’nu görüyormuşçasına ibadet etmendir, sen O’nu göremezsen de O seni görmektedir.” (Buhari) şeklinde açıkladığı gibi, ihsanın, imanın, İslâm’ın manaları üzere cem‘ etsinler, nefis tezkiyesi üzerinde dursunlar. Zira dünyada salâh, ahirette felâh ancak nefis tezkiyesi ile mümkündür.

Nefse ve onu(konuşma, dinleme, görme ve bilme gibi birçok güçlere sahip bir suretle) düzenlemiş olan Zat’a yemin ederim ki; Böylece O (nefsi yaratan Rabbi) ona fâcirliğini ve takvasını ilham etmiştir! O (nefsi)ni arındırmış olan kişi gerçekten felâha ermiştir! Onu (câhillik ve fâsıklık bataklığı içerisinde) iyice gizlemiş olan da muhakkak ziyana uğramıştır!” (Şems Sûresi: 7-8-9)

Nefis tezkiyesi, nefsi arındırıp, düzeltmemizdir. Onu, şirkten temizlediğimizde, tevhitle süsleriz, nifaktan temizlediğimizde ihlâsla zinetlendiririz, rezilliklerden temizlediğimizde faziletlerle donatırız. Seyr-i Sülûk erleri demişlerdir ki: “Biz ancak (kalbi kirlerden)boşaltma ve süsleme gayretindeyiz. Bu boşaltımla enkazı kaldırıyoruz, süsleme ile de, yeniden bina ediyoruz.” Doğru düzgün bir toplumun inşası da ancak, salih bir nesil yetiştirmekle mümkündür. Bu da ancak onun nefsini ve kalbini yetiştirmekle olur.

İnsan, hayvan gibi değildir ki, burnundan ve boynundan çekilsin, sürülsün. İnsan ancak içinden ve aklından çekilip götürülür. İşte bu yüzden toplumların değişiminin temelinde, nefislerin değişmesi yatmaktadır. Bu, Kur’ânî kâidedir.

Marksistlere ve diğerlerine göre, tarih, iktisadın ve üretim ilişkilerinin değişmesiyle değişir. Kur’ân ise, nefsin değişmesiyle, daha ince bir tabirle, nefiste olan kötü huyların değişmesiyle, tarihin değiştiğini söyler.

Azîm olan Allah doğru söylemiştir: “O (insa)nlar, kendi nefislerinde bulunan (güzel vasıflar)ı (kötüleriyle)değiştirinceye kadar gerçekten de Allah bir toplumda olan (nimet, âfiyet ve sair lütufların)ı (belâ ve azapla)değiştirmez” (Ra’d Sûresi: 11)

Bundan dolayı biz, ümmetin nefislerini terbiye edecek insanlara ihtiyaç duyuyoruz. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), Arapların nefsini değiştirince, Araplar da değişerek, cahiliyetten İslamiyet’e döndüler ve diğer ümmetleri değiştirdiler, kimi ümmetleri de(dalaletten) çıkardılar. Rib‘î ibn-i Âmir’in dediği gibi: Fars kumandanlarından bir kumandan olan Rüstem ona: “Siz kimsiniz, sizi getiren nedir?” diye sorduğunda, üniversite mezunu olmayan, kitap okumamış, ümmî olan, fakat Rasûlüllah’ın medresesinde terbiye görmüş olan bu zat, İslam’ın büyük hedeflerini kısa kelimelerle özetleyerek şöyle dedi; “Biz, Allah’ın gönderdiği kavimiz. İnsanları kullara tapmaktan, sadece tek olan Allah’a ibadete, dünya sıkıntısından dünya rahatlığına, bâtıl dinlerin zulmünden, ifratlarından, sapkınlıklarından, İslâm’ın adâletine çıkarmak için gönderildik.

İşte bu(zatın anlattığı) adâletin yolu ve orta yoldur.

İşte, Böylece sizi adaletli bir ümmet yaptık…” (Bakara Sûresi: 143)

İşte böylece, ulemanın, ümmetin nefislerini ıslah etmeleri, düzeltmeleri gerekmektedir. Bizler, tertemiz, Rabbânî, Sünnî ve Sünnete yapışan bir tasavvufa ihtiyaç duymaktayız.

İşte bundan dolayı Müslümanların âlimlerinden ve savunucularından biri olan Üstad Muhammed Mübarek’in dediğini diyorum. Kendileri, Suriye Müslümanlarının müfekkir âlimlerindendir. O şöyle demiştir: “Biz ki bugün selefîliği sofileştirmeye, sofiyeyi de selefileştirmeye ihtiyacımız var. O selef ki onlar, Allah’ın Kitabına ve Rasûlüllâh’ın Sünnetine yapışıyorlardı, Ancak bugünkü Selefilerin çokları kuru ve katıdırlar. Onlar taşkınlıklarına çare olacak ruhanî bir tezkiye ihtiyaç duymaktadırlar. Sofîlerden, Selefî disiplinine muhtaç olanlar da vardır. Onlardan da birçoğu gevşeklik gösteriyorlar. Sünnetlerle, edeplerle, Kur’ân’ın ve hadislerin getirdikleri ile kendilerine çeki düzen vermiyorlar. Biz, her iki fırka arasındaki dengeyi bulmak zorundayız. Sofiyyeyi Selef, Selefi Sofiyye kıvamına getirmemiz (yerinde olur). İşte dengeli yol budur; Kur’ân ve Sünnet yolu. İşte biz, ümmet için bu yolu taşıyacak âlimler arzuluyoruz. Sofî yol üzere, Rabbânî yol üzere, tezkiye, ıslah yolu üzere, ihsan yolu üzere, Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in yolu üzere, öyle ki o geceleri ayakları şişene kadar ibadet ederdi de, Hazret-i Âişe (Radıyallahu Anhâ) ona: “Ya Rasûlallâh! Neden kendini bu kadar zorluyorsun, Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır.” deyince, ona şöyle cevap buyurmuştu: “Ey Âişe! Çok şükreden bir kul olmayayım mı!” (Buhari) İşte böylece, Rasûlüllâh’ın arkasında olmamız gerekir. Türk uleması; Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Bangladeş uleması gibi, İmam-ı A’zam Ebû Hanîfetü’n-Nu’mân’ın mezhebi üzere Hanefîdirler. Bunun taassupla bir alakası yoktur. Biz bütün imamları büyük tutmaktayız, zira hepsi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ın yoluna yapışmışlar, hepsi de Kitap ve Sünnetle beraber olmuşlar, hepsi birbirinin arkasında namaz kılmışlardır. İmâm Şâfiî; Bağdat’a gittiğinde, sabah namazını kılarken İmâm-ı Ebû Hanîfetü’n-Nu’mân’a hürmeten kunut(duasını) okumamıştır. İmamların hepsi birbirine hürmet ediyordu. Bu imamları tenkit edenler ve kendiliklerinden beşinci, altıncı mezhep kuranlar ve onları taklit edenler hatadadırlar. Biz bütün imamları seviyoruz, onların masum olduklarını da iddia etmiyoruz. Bu mezheplerden birinden olduktan sonra, diğer bir mezhebin bir takım hükümlerde taklit edilmesinde bir mâni yoktur, ilim ve tercih ehli olanlar için bu hususta genişlik vardır. Mezheplerin hepsi ümmet için bir zenginliktir, hepimiz için büyük bir mirastır. İmâm Şâfiî, Şâfiîlerin mülkü değildir, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, Hanefîlerin mülkü değildir, İmâm Mâlik, Mâlikîlerin mülkü değildir, İmâm Ahmed İbni Hanbel, Hanbelîlerin mülkü değildir, bilakis biz mezhepleri, yayılmayıp unutulan imamların mezheplerinden de alırız. Evzâ’î’nin mezhebi, Sevrî’nin mezhebi, Tâbiînin mezhepleri gibi.

Mezhebi olmayan birçok imamlar da vardır, onlar da büyük imamlardır. Leys ibn-i Sa’d gibi, tâbiînden Medîne’deki yedi fukahâ ve diğerleri, ve diğerleri… Ümmetin imamları pek çoktur. Biz onların mirasından alırız. Bu büyük bir mirastır ve hiçbir ümmette bunun misli bulunmaz. Biz bu ümmetin birliğinden mesul âlimleriz. Bu ümmetin sözünü hidâyet üzere, kalplerini takva, nefislerini muhabbet ve hayrı işlemeye ve işlerin en hayırlısına toplamakla mesulüz. Bu, âlimlerin görevidir. Ulemanın yapması gereken şey olan bu en hayırlı amel ise, ümmeti mezhep ve ırk farklılıklarıyla bölmemektir. Bu Kürt’tür, şu Türk’tür, bu Hint’lidir, şu Arap’tır ayrımı olmaksızın hepimiz İslâm ümmetiyiz, hepimiz Müslümanız, hepimiz Kelime-i Şehadet getiriyoruz. Rabbimiz bir, Peygamberimiz bir, Kitabımız bir, ibadetimiz bir, şeriatımız bir, kıblemiz bir, varacağımız yer birdir. İşte böylece, aynı dava üzere olmalıyız. Özellikle düşmanlarımız kendi aralarında ihtilaflı olmalarına rağmen, bize karşı aleyhimize birleşebiliyorlarsa, ya bizim bu kadar birlikteliğimiz varken ayrışmamız nasıl olur? Şu kadar var ki, onların bu çatışma ve ortaklıklarında küfürden ibaret olan kelimeleri birdir. Biz ise ‘Lâ ilâhe illallah’ olan Kelime-i Tevhidin yanı sıra ümmetin birliği için Tevhid-i Kelimeye (dava birliğine) çağırıyoruz.

İşte şüphesiz bu (İslâm dini), tek bir şeriat olarak sizin dininizdir, Rabbiniz de ancak Benim! O halde sadece Bana ibadet edin! (Enbiyâ Sûresi: 92) “(Ey insanlar!) Şüphesiz ki ancak işte bu, (peygamberler arasında ihtilafsız)tek bir ümmet olarak sizin dininizdir. Rabbiniz de ancak Benim; öyleyse (bir tek) Benden sakının!” (Mü’minûn Sûresi: 52)

Bu bir olan ümmetin âfiyet ya da galibiyet vakitlerinde ayrılması câiz olsa da, bugün düşmanları tarafından hezimete uğratılmış ve mağlûp oldukları bir zamanda ayrılmak hiç câiz olur mu? Yahudilerin bu ümmet üzerine galebe gelmeleri, toparlanıp, birleşmemiz için kafi bir nedendir. Bugün korkaklar bize karşı zırh giymiş, zeliller aziz duruma geçmiş, kargalar yurdumuzda kartallaşmış, koyunlar üzerimize sırtlanlaşmış. Yahudiler yaşamaya en düşkün insanlardır, onlar topraklarımızı aldılar, insanlarımızı kovdular, kanlarımızı akıttılar, etrafı mübarek kılınmış Mescid-i Aksâ’yı esaret altına aldılar. Filistin meselesi, bugün bütün ümmetin meselesidir, Filistin meselesi, sadece Filistinlileri, sadece Arapları ilgilendiren bir mesele değil, bilakis Arabıyla, Acemiyle, Doğusuyla, Batısıyla bütün Müslümanların meselesidir. Bütün ümmet Filistin meselesinden sorumludur, âlimlere vacip olan ümmeti sorunlarında birleştirmektir; ama maalesef ümmetin bir kısmı üzerine vacip olan şeyden gâfil bulunmakta, sadece kendi işiyle meşgul olmaya devam etmekte, sadece kendi özel menfaati için koşuşturmaktadır. Ama ümmetin durumu umumî bir zayiata doğru gittiğinde, insanların menfaatlerinin hususî olarak yürümesi mümkün olmaz. Ümmetler, ancak en büyük meselelerini öncelikli olarak halletmeyi düşünürlerse yaşarlar, işte en büyük meselemiz hür olma, düşmanların önünde dik durma meselesidir. Onlar, bizim hiçbir ağırlığımızın olmamasını istemekte, bize hayat hakkı tanımamaktadırlar. Bizim, sağlam bir bina gibi tek bir kütle halinde bulunmaya ihtiyacımız var. Savaş meydanları hakkında Allah-u Teâlâ’nın ve Peygamber (Aleyhisselâm) ın bize öğrettiği gibi birbirimize sıkı sıkıya bağlanmalıyız:

Şüphesiz Allah, o kimseleri sever ki, onlar O’nun yolunda saf tutarak savaşmaktadırlar. Sanki onlar parçaları birbirine lehimlenmiş bir binadırlar!” (Saf Suresi: 4)

Savaş sırasında bozulma, dağılma ve ayrılma câiz değildir ve şimdi biz, Allah’a yemin olsun ki! Hem askerî, hem siyasî, hem kültürel, hem iktisadî, hem de dinî yönden savaş meydanındayız. Velhâsıl bütün cephelerde düşmanlarımız bizimle harp hâlindedir. Birleşmeye ne çok ihtiyacımız var. Emîru’ş-şuarâ olan Şevk’in dediği gibi:

Musibetler, musibete uğrayanları bir araya getirir.

Biz, sürekli ümmetin üzerine inen musibetler içindeyiz. İşte buradan hareketle bizim üzerimize gereken, birbirimizin kuvvetini bitiştirmemiz ve tek bir saf halinde durmamızdır. Birlik, azı güçlendirir. İhtilâf, çoğu zayıflatır, kişi tek başına az, din kardeşleriyle beraber çoktur, tek başına zayıftır, cemaatiyle kuvvetlidir. Birleştiğimizde en kuvvetli biz oluruz. İslam ümmeti son sayımlara göre bir milyar altı yüz milyon civarındadır, bu nüfusuyla Müslümanlar, dünyanın dörtte bir çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Yeryüzündeki her dört kişiden biri Müslümandır. Şimdi biz bu adedin sel köpüğü gibi olmasını istemiyoruz; ancak akîdesinde kuvvetli, şeriatında kuvvetli, davetinde kuvvetli, medeniyetinde kuvvetli, ümmetinde kuvvetli olmasını istiyoruz, bunu başarmak da âlimlerin işidir.

Ey İstanbul’da toplanmış bulunan âlimler topluluğu! Sizlere nasihatim, gücünüz yettiği kadar ümmeti cem‘ etmeye çalışmanızdır, hangi sebeple olursa olsun ümmetin bölünmesi asla câiz değildir.

İşte bu, Allah-u Teâlâ’ya yaklaştıracak en büyük şeydir. Ey âlim kardeşlerim! Böylelikle sizlere sunduğum konuşmamı tamamlamış oluyorum. Ben de sizden biriyim ve vallahi özel sağlık ve ictimâ‘î şartlarım elverseydi aranızda olmayı ne kadar isterdim.

Allah-u Teâlâ’dan meşgalelerime yardım etmesini isterim. Eğer bunlar olmasaydı şimdi elbette aranızda olurdum; ancak bu konuşmanın, benim yerime geçmesini ümit ediyorum. Allah-u Sübhânehü ve Teâlâ’dan sözlerinizi hidâyet üzere, kalplerinizi takva üzerine toplamasını ve ümmetin bugününü dününden, yarınını bugününden daha hayırlı kılmasını, bütün işlerde âkibetimizi güzel etmesini, dünya alçaklığından ve ahiret azabından bizi korumasını isterim. Allah, sizleri hadis-i şerifte medihleri ve vasıfları geçen, nübüvvet ilmini, taşkınların tahrifinden, cahillerin te’vilinden koruyan Rabbânî kandillerin taşıyıcıları kılsın! İşte söyleyeceğim sözler bunlardır. Allah-u Teâlâ’dan beni ve sizi mağfiret etmesini talep ediyor, emanetlerini hiç zayi etmeyen Allah-u Teâlâ’ya emanet ediyorum!

Ve’s-selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Konuşmama Rahman, Rahim ve Kendisine sığındığım Yüce Allah’ın adıyla başlıyorum. Yüce Rabbim, insanlara elçi olarak bahşedilmiş Muhammed’e salât etsin.

Hamd, daima Allah’a aittir, o hamd ki onsuz başlanan bir işin yüceliği yoktur. Bu sempozyum ve etkinliğin faaliyeti, mekanı, meziyeti, mesajı, hedefi, rolü ve katılımıyla seçkin olan bu toplantıyı nasip eyleyen Allah’a hamd ederim.

Bu günler yılın diğer günleri arasında çok değerli günlerdir.

Dostluğun incelikleri, değerler içerisinde gizlidir.

Öyleyse ondan bir kolaylık görünürse ganimet bil.

Bu toplantıyı düzenleyen bütün kardeşlerimi, özellikle eş-Şeyh Muhammed Avvame Efendimizin oğlu kardeşimiz muhterem üstat Dr. Muhyiddin’i ve bütün emeği geçenleri, yardımcı olanları, hazır olanları ve müteşekkir olanları Allah mükâfatlandırsın. Ve özellikle de muhterem âlim, mürabbî, rabbânî, eş-Şeyh Mahmud Efendi’ye bu ödülü ithaf etmelerinden dolayı eş-Şeyh Halid Seyfullah Rahmani’nin şahsında temsil olunan Hindistan’daki “Yüksek İslam Enstitüsü”nü ve herkesi Allah, bütün hayırlarla mükâfatlandırsın.

Muhterem Âlimler! Allah (Azze ve Celle) peygamberi Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i bütün insanlara peygamber olarak göndermiş ve onunla risâlâtı semâviyeyi sonlandırmıştır. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Muhammed sizin erkeklerinizden hiç birinin (gerçek) babası değildir; lakin o Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzab Sûresi: 40)

Allah, onun vasıtasıyla dinini kemale erdirmiş, onunla bize nimetini tamamlamış ve bize din olarak islâmı beğenip seçmiştir. “İşte bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.” (Maide Sûresi: 3’den)

İslam kardeşliği ve Müslümanların birlikteliğinin önemi ve gerekliliği hanif dinimizde emredilen hususlardandır. Allah-u Teâlâ: “Müminler ancak kardeştirler! Öyleyse kardeşlerinizin arasında barışı sağlayın, Allah’tan hakkıyla sakının! Ta ki rahmet olunasınız!” (Hucurat Sûresi: 10) buyurmaktadır. Ayrıca Allah-u Teâlâ, Peygamberimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ashab’ının kalplerini uzlaştırmakla ihsan ve lütufta bulunduğunu belirtmiş ve şöyle buyurmuştur: “Seni hem kendi yardımıyla hem de müminlerle güçlendirmiş olan Rab ancak O’dur. Bir de O, onların kalpleri arasında tam bir kaynaşma vücuda getirmiştir. Sen, yerde bulunanları topluca harcayacak olsaydın onların kalplerinin arasında bir buluşma sağlayamazdın. Velâkin Allah, onların arasında tam bir ülfet meydana getirmiştir. Şüphesiz ki O; Azizdir, Hakimdir.” (Enfal Sûresi: 63)

Peygamberimiz de (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Buhârî ve Müslim’in rivâyet ettiği bir hadisi şerifte “Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu zalime de teslim etmez” buyurmaktadır. Ve yine İmamı Malik, Buharî ve Müslim’in rivâyet ettiği bir hadisinde “Ey Allah’ın kulları: Kardeş olunuz” buyurmuştur.

Fakat Müslümanların fıkhi açıdan birleşmesiyle alakalı olarak akla bir soru gelmektedir; çünkü tarihi açıdan bir gerçek olarakta sabittir ki Müslümanlar ve âlimleri asırlardan beri ibâdât, muamelat, ahvali şahsiye, siyaseti şer’iye, yargı ve diğer meselelerde meşhur dört mezhebi –Hanefî, Malikî, Şafiî, Hanbelî- yi fıkıh medreseleri olarak kabul etmişlerdir. Burada dört mezheple ilgili olarak her Müslümanın aklına ilk gelen soru: Acaba bu dört mezhebin, Müslümanların birliğiyle ters düşmesi söz konusu olur mu? Acaba bu mezhepler, Müslümanları dört ayrı grup ve fırkaya mı ayırmıştır? Bu fıkıh mezheplerini taklit bağlamında mezheplerden birisine sıkıca bağlı kalmak gerekli midir? Niçin Kitap ve Sünnet’e dayanan tek fıkıh mezhebinde bütün Müslümanların birleşmesi mümkün değildir?

Bu soruları cevaplayabilmemiz için öncelikle dört mezhebin mahiyeti, ortaya çıkış sebepleri, takip ettikleri usul, bu mezhepler ve müntesipleriyle muamele şekli ve üzerinde durup düşünmemizi gerektiren benzeri konular hakkında önce bir açıklayıcı giriş yapmak gerekir. Dolayısıyla önce bu tür sorulara özet bir şekilde matluba yetecek kadar cevap vereceğim inşaallah.

Bildiğiniz üzere bu dört mezhep; şeriat ilimlerinde derinleşmiş âlimlerin anlayış ve içtihatlarının hulasasıdır. Bu anlayış, ehlinden sadır olduğu zaman şeriatın övdüğü anlayıştır. Nitekim İmam Buhârî’nin rivâyet ettiği üzere “Ebû Cuhayfe Ali bin Ebi Tâlib (Radıyallahu Anh)’a: Sizde, Kur’an’da bulunmayan yazılı bir şey var mı?” diye sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: “Daneyi yar(ıp ondan filizi çıkar)an ve insanı yaratan Allah’a yemin olsun ki hayır yoktur, ancak Allah’ın Kur’an’ı anlamada bahşettiği anlayış ve şu sahifede bulunanlar hariç.” Bunun üzerine: “Bu sahifede bulunanlar ne?” diye sorduğunda, Ali (Radıyallahu Anh): “fidye ile ilgili ahkâm” (esirlerin serbest bırakılması ve kâfir mukabilinde Müslümanın öldürülemeyeceği) diye cevap vermiştir.

Ali (Radıyallahu Anh) bu hadiste, âlimlerin şer’î nasları kavrayıp anlamalarını dinden saymıştır.

Hafız ibni Hacer de “Fethu’l-Bârî”nin Kitabetü‘l İlim bahsinde bu hadisi şerh ederken şöyle diyor: “Şâyet Allah bir kimseye Kitabını anlama kabiliyeti verirse, o da, Kitaptan hüküm çıkarabiliyorsa, bu anlama itibarıyla kendisinde ziyadelik meydana gelir.” Âkile babında ise: “Buradaki anlayıştan maksat Kur’an’ı Kerim’in lafzının muhtevasından kavranabilen ve batını manadan istidlal edilebilen anlayıştır.” demiştir.

Nitekim şeriat her içtihadı övmemiş, ancak içtihat ehlinden sadır olursa övmüş ve ona sevap vermiştir. Eğer bu kişinin görüşü, Allah (Azze ve Celle) katında doğruya isabet ederse o zaman ona iki sevap vermiştir. Nitekim Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Hâkim, hüküm verdiği zaman içtihat eder ve doğruya isabet ederse onun için iki sevap, hüküm verdiği zaman içtihat eder ve hata ederse bir sevap vardır.” (Buhari) Ancak içtihada ehil olmayandan sadır olursa bu kişi içtihadında isabetli olsa bile sevap kazanmış olmaz, zira bu kişinin doğruya isabeti güzel bir bakış açısı ve ince bir içtihattan değil, bilakis tesadüfen olmuştur. Tam tersine bu kişi haklı bir yönü olmaksızın şer’î hududu aştığı için günahkâr olur.

İmamı Nevevi, Müslim şerhinde diyor ki: Âlimler demişlerdir ki: Bütün Müslümanlar bu hadisin hükme ehil olan âlim bir hâkim hakkında olduğunda icmâ etmişlerdir. İçtihada ehil olmayan kimsenin hüküm vermesi helâl değildir. İçtihat ederek verdiği hükmüne karşı ecir değil, günah kazanır. Verdiği hüküm hakka isabet etsin etmesin nâfiz değildir. Çünkü hakka isabeti şer’î bir asla müstenit değil, tesadüfîdir. Böyle bir hâkim hakka isabet etsin ya da etmesin ictihâd ederek verdiği bütün hükümlerde Allah’a âsi olur. Hiç bir suretle mazur sayılamaz. Nitekim Ebû Dâvud ve İbni Mâce’de şöyle bir hadis-i şerif zikredilmiştir: “Hâkimler üç kısımdır; bir tanesi cennettedir, ikisi cehennemdedir; birisi doğruyu bilip onunla hüküm veren hâkimdir ki o cennettedir, ikincisi doğruyu bilip aksine hüküm veren hâkimdir ki o cehennemdedir, üçüncüsü de cahil olduğu halde hüküm verendir ki o da cehennemdedir.

Malumunuzdur ki muhterem kardeşlerim! ve saygıdeğer âlimler! İnsanların anlayışları şahıstan şahısa değişir. Kimisinin bakışı keskin, anlayışı ince, düşüncesi derindir. Kimisinin de bakışı zayıf, anlayışı kıt, düşüncesi yüzeyseldir. Kavrayışlardaki bu farklılığa Allah (Celle Celaluhu)’nün şu âyetinde işaret vardır: “O kişilere emniyet veya korkudan bir iş geldiği zaman onu yayıverirler. Halbuki onu o Resul’e ve içlerinden ulü’l emre götürselerdi aralarından hüküm çıkarmada maharetli olanlar elbette onu bilirlerdi.” (Nisa Sûresi: 83) Yani akıllarının sıhhatinden ve bakışlarının güzelliğinden dolayı onu kaynağından çıkarırlardı.

Aklî anlayışların farklı olma gerçeği delil ve ispata ihtiyaç duymaz. Nitekim bu gerçek her asır ve her nesilde meydana gelir. Buhârî’de geçen şu rivayetler de buna delalet etmektedir: Ömer bin Hattab (Radıyallahu Anh) hac mevsiminde Ebu Bekri Sıddık’ın (Radıyallahu Anh) bey’atı hakkında söylenilenlere karşı ikaz mahiyetinde bir açıklama yapmaya karar verdiğinde Abdurrahman bin Avf (Radıyallahu Anh) şöyle dedi: “Yâ Emîre’l-müminîn! Böyle yapma; çünkü hac mevsimi değersiz cahil cühela kimseleri de burada toplar. Bu kimseler ise sen halkın arasında konuşmaya kalktığında senin etrafını doldurur. Ben şundan endişeliyim; kalkıp sen bir konuşma yaparsın, bunlar da anlamadan kavramadan lafın nereye varacağını bilmezler. Dolayısıyla Medine’ye varana kadar biraz bekle; çünkü orası “Hicret ve Sünnet” diyarıdır, anlayış sahibi kimselere ve insanların en şereflilerine ulaşırsın. Söyleyeceğini rahatça söylersin, ilim ehli de sözünü kavrar ve gerektiği yere koyar.

Bundan dolayıdır ki topluca hataya düşmekten korunmuş olan İslam ümmeti içtihat iddiasında bulunan her kimseye önderliği teslim etmemiş, bilakis sadece ilimde derin olan kişilere teslim etmiştir ki meşhur dört imam bunlardandır: Ebu Hanife, İmam-ı Malik, Muhammed bin İdris eş-Şafii ve Ahmed bin Hanbel (Rahimehümullahü Cemian). İçtihat melekesi, bu dört zatla sınırlı kalmamış bilakis dinde mutlak içtihat makamına ulaşmış birçok imam olmuştur. Bunlar arasında Sahabe’den olanlar şunlardır; Ehl-i fetva olan dört halife, Abdullah bin Mesûd, Abadile (Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Zübeyir. Abdullah bin Amr bin As), Zeyd bin Sabit, Muaz bin Cebel, Übey bin Ka’b ve müminlerin annesi Âişe (Radıyallahu Anhüm). Tâbiînden olanlar ise; Medine’nin yedi imam ve fakihi, Salim bin Abdillah, Ata bin Ebî Rabah, Hasen-i Basrî, Muhammed bin Sîrîn ve bunlardan sonra gelen içtihat imamları.

Ancak bu imamların çoğu, ya bu mezhebi destekleyen ve kayda geçiren fakih öğrencilerinin olmaması, ya makam ve otorite sahibi kimselerden bu mezhebe girenlerin bulunmaması, ya mezhebin yapısından, ya da başka diğer sebeplerden dolayı bu fetvaları kayda geçirecek kimseleri elde etme imkânına kavuşamamışlardır. Bu yüzden muazzam içtihadi bir servet, zaman içerisinde kaybolmuş gitmiştir; ama Allah, bu dört imamın mezhebini korumuş ve topluca hataya düşmekten korunmuş olan İslam ümmeti asırlardan beri günümüze kadar bunlara tâbi olagelmiştir.

Fukahanın ihtilaf sebeplerine gelince, bu konu geniş ve derin bir konudur; fakat kabul edilmesi gereken bir şey var ki o da; bunların ihtilafları heva sebebiyle, nefsanî arzularından ya da tanınmak amaçlı muhalefet isteklerinden değildir, bilakis onların ihtilaf etmelerinin birçok sebebi bulunmaktadır. Meselâ; hadisin sabit olmasında ileri sürdükleri şartlar, bir râvinin güvenilirliğini kabul etme, âhad hadisleri delil alma, cem ve tercihte izledikleri metod farklılıkları gibi hadisin sübutu ve anlaşılması hususlarında ayrılığa düşmeleri bunun en açık örneğidir.

Hadis-i şerif konusu, dört mezhebi inkâr edenlerin etrafında vızıldadıkları bir konudur. Bu konuda meseleyi fazla geniş ele almayacağım; çünkü bu çerçevede allame Muhammed Âvvame’nin yazdığı müstakil eser bu toplantıda sizlere dağıtılacaktır.

Ayrıca hakikatı, mecazı, müşterek lafızları, harflerin manaları ve irap yolları ve benzeri konularla Arapça dilinin yapısı da müçtehit imamların ayrılığa düşme sebeplerindendir. Öyleyse dört fıkıh mezhebinin ayrılığa düşmesinin mahiyetini, çeşitli sebeplerini ve şer’i nasların tabiatını anlayan kişi, fıkıhta ulemanın ihtilaf etmesinin caiz olduğunu tam bir şekilde idrak edecektir. Nitekim aklî anlayış farklılığı ve şer’i nasların tabiatının gerektirdiği de budur. Allah-u Teâlâ’nın üstün hikmetleri de söz konusudur. Nitekim naslardan hüküm çıkarılırken istinbat alanını geniş tutarak kullarına rahmet etmesi bu hikmetlerdendir.

Ayrıca bu ihtilaflar, İslam ümmetine şeriat ve din işinde genişlik sağlayan büyük bir fıkhi servet çıkarmıştır. Dolayısıyla bu, kendisinden başkasına gidilemeyen şer’i bir tatbike munhasır olamaz. Bilakis fakih imamlardan birinin mezhebinde her hangi bir işte, ibadet, muamelat, aile, yargı ve cinâyetler konusunda ve her hangi bir zamanda ümmete zorluk oluşunca şer’i deliller ışığında diğer bir mezhepte genişlik, yumuşaklık ve kolaylık bulunur.

Bu hikmet ve bu beyan tamamıyla, “Mecmeu’l-Fıkhı’l-İslâmî” meclisinin Mekke-i Mükerreme’de, hicri bin dört yüz sekiz yılı, Safer Ayında ve onuncu oturumunda alınan karardan menkuldür.

Raşid halife Ömer bin Abdulaziz (Radıyallahu Anh) şöyle buyurur: Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Ashab’ı ihtilaf etmemiş olsalardı bu hoşuma gitmezdi, eğer bir meselede onların hepsinin görüşü aynı olsaydı bu durumda insanlar sıkıntıya düşerdi. Onlar kendilerine uyulan imamlardır, her hangi biri onlardan birinin sözünü alsa genişte olacaktır.

Yine tâbiinin fakihlerinden Kasım bin Muhammed bin Ebi Bekri Sıddık (Radıyallahu Anhüm) diyor ki: Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ashab’ının işlerinde farklı farklı olmalarında Allah bu ümmete ihsan da bulunmuştur. Onlardan birinin ameliyle amel eden kişi o amelde bir sıkıntı görmez ve bilir ki kendinden daha üstün biri aynı ameli işlemiştir.

Ancak İmamı Suyutî’nin de “Cezîlü’l Mevâhib”de dediği gibi, yanlış anlama sebebiyle bu konuda sorun meydana geliyor. O; şöyle diyor: Bilesin ki! Bu ümmette mezhep farklılıkları büyük bir nimet ve büyük bir ihsan olup, bunda cahillerin fark edemeyeceği ancak âlimlerin anlayabildiği ince bir sır vardır, hatta bazı cahiller “Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tek bir şeriat getirmiş iken bu dört mezhep nereden çıkmıştır?” derler.

Şaşılacak şey ki bazı insanlar; “Dört mezhep İslam şeriatıyla yarışıyor, vacip olan, Rasülullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in mezhebine uymaktır, falanın filanın mezhebine uymak değil. Onlara uymak masum olanı taklidi bırakıp masum olmayana uymaktır” gibi sözlerle, Suyuti’nin garipsediği şeyleri tekrar ediyorlar. Hatta bazıları bu mezheplere uymak, dini hizip ve gruplara ayırmaktır diye zan ediyor. Diğer bir takım insanlar da Allah (Azze ve Celle)’nin şu sözünü dört mezhebe uyma aleyhine delil ediniyor: “Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini birer Rab edindiler.” (Tevbe Sûresi:31) “O müşriklerden olmayın, o kimselerden ki dinlerini tamamen parçalamışlardır ve önderleri eşliğinde birleşen fırkalar(a ayrılan kimseler) olmuşlardır. Her bir fırka (kendi doğruluğuna inanarak) yanlarında bulunan (din ve inançla)la sevinicidirler.” (Rum Sûresi: 32)

Bazıları da Buhari ve Müslim’de rivâyet edilen Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in “Her doğan İslam fıtratı üzere doğar, sonra anne babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar” (Buhari) hadisini “Her doğan İslam fıtratı üzere doğar, sonra anne babası onu Hanefi, Maliki ya da Şafii yapar” şeklinde diline dolamıştır.

Ulema da bu şüpheyi reddederken Ahsa’lı hocalarımızdan yaklaşık yetmiş yıl önce vefat etmiş olan eş-Şeyh Abdulaziz el-Aleci el-Maliki (Rahimehullah)’ın şu beyitlerini (meâlen) zikrederler.

Bu iftira ve bu iftirayı destekleyenlere reddiyede bulunarak diyor ki:

Ey falancanın yardımcıları! Korkup ta aklınızı mı kaybettiniz!

Hangi yücelikle onu öne geçirdiniz?

Hezeyanında takva sahiplerini taklidi Haram kıldı da, sonra onurlu, yüce mi oldu?

Taş ve putlara tapan hakkında Süreler okur da

Onu yönelen ve teslim olanlar diye tevil eder.

Bizim selefi taklidimiz mi ibadet oldu?

Bu görüş uzak olsun! Ne sakat bir görüş!

Hatayı bizden uzaklaştırmak için,

Hidâyet olunmuşlara uyduğumuz zaman mı haram işledik?

Kabul edelim ki şartlarıyla içtihada ulaştık,

Temelde onların görüşünü daha sağlam ve daha güçlü bulduk.

Daha sonra şöyle der:

Hidâyet olunmuşlara uymak hidâyettir.

İnsanlar için, onlara uymak kesinleşmiş farzdır.

Allah Teâlâ “fes’elü” (bilmiyorsanız, işi ehline sorunuz) buyurmakla,

İnsanların en bilgiliye uymasını emretmedi mi?

“veca’lna imamen” (bizi kendilerine uyulan imam kıl) diyen, Allah’tan istemedi mi?

Peşinden gidilen takip edilen yolu?

Fakat biz Malik’e ibni Hanbel’e razı olduk,

Numan’ımıza ve şerefli Şafiî’ye.

Onlar şöhretleri güneş gibi olan hak imamlardır.

Onlar ancak kendinde körlük olana gözükmez.

Onlar ancak Kitap ve Sünneti cem ettiler.

Ve bir de muhkem, doğru hükümlü kıyası.

Ve peygamberin, Ashab’ının icma’sını, onlar,

Bize yok edilemez sebep olarak yeter.

Eğer “onlar öldüler” derseniz siyerleri yaşıyor.

Onlar mezara inseler de yolları yücedir.

Onlardır yaşarken de öldükten sonra da hayırlı olan.

Onların yollarını hayra daha doğru ve sağlam buluyoruz.

Onlar şer’i şerifi güzel ahlaklarıyla muhafaza ettiler.

Böylece şer’i şerif cahillerden korunmuş oldu.

Nice dine kastedenler var ki fesadını isterken,

Onları ininde gizlenmiş aslan olarak görür de ürker.

Bana doğruluğu kapalı kalmayan seçkinler yeter.

Onlar da salihler değilseler ya kimler?

Doğru olan şudur ki; bu fıkıh mezhepleri, ulemanın şer’i ilimlerde içtihat ve anlayışlarının bir hulasasıdır. Meselâ, Ebu Hanife’nin mezhebi, Ebu Hanife’nin Kitap ve Sünneti anlayışıdır.Aynısı diğer imamlar hakkında da söylenebilir. O imamlardan hiç biri kendi anlayışından başka bir anlayışın caiz olmayacağını iddia etmemiştir, bilakis İmam Ebu Hanife (Rahimehullah) şöyle demiştir: Bizim bu söylediğimiz bir görüştür ve içtihat neticesinde ulaştığımız en güzel neticedir.Eğer her hangi biri bizim bu söylediğimizden daha güzelini getirirse doğruya o bizden daha layıktır. Yine İmam Şâfiî’de (Rahimehullah) şöyle demiştir: Benim görüşüm doğrudur, yanlışa ihtimali vardır, başkalarının görüşü yanlıştır, doğruya ihtimali vardır.

Fıkıh mezhebinin; basiret sahibi bir âlimin içtihatlarından ibaret olduğuna dair geride anlattıklarımızdan anlaşıldı ki; Hata ihtimalini kabul etmeksizin doğru içtihatta bulunduğunu iddia eden kişi kendinde olmayanı varmış gibi göstermiştir.

Bunu şöyle örneklendirebiliriz; Böyle düşünenlerden biri Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in namazı hakkında yazdığı kitapta şöyle diyor: “Kitabın konusu Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in namazdaki halini beyan olduğu için bu kitapta muayyen bir mezheple sınırlamadım. Şöyle ki; mezhepler Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in usulünü tam olarak kapsamıyor. Ancak eski ve yeni muhaddislerin mezhebi olduğu üzere bu kitapta; Rasulullah’tan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sabit olanı zikredeceğim.” Bu müellif sözünü şöyle sürdürdü: “İşte bundan dolayı inşaallah bu kitap; fıkıh ve hadis kitaplarındaki dağınık meselelere cami olacak, hatta onda, diğer kitap ve mezheplerde bulunmayanlar da olacak.

Ve yine buna benzer iddialardan bazıları da; Kimi âlimlerin sundukları fıkıh, Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetinin fıkhıdır diye düşünmeleridir. Bu iddianın yanlışlığı; Dört fıkıh mezhebinin Sünnetten uzak olduğunu vehmettirmesi ve ayrıca o kişinin ulaştığı hükmün kati (kesin) olarak Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sünnetidir diye algılamasındandır.

Şimdi Sevgili Dostlarım! Muhterem Âlimler! Değerli Hocalarım! Biliyoruz ki bu ihtilafı, bir mezhepte çözümleyip sonlandırmak mümkün değildir. Bilakis bu konuda çalışmak, Allah (Azze ve Celle)’nin teşrîdeki (kanun koymasındaki) iradesine muhaliftir, Allah, Kur’ân’da birçok nassın delaletini zanni kılmıştır, sonra beşerin idrakini farklı farklı kılmıştır ki fıkıhtaki ihtilaf bunun mantıki neticesi olmuştur. Bununla beraber ihtilafı çözmek Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in, Sahabeyi Kiram’ın (Radıyallahu Anhum) ve Selefi Salihînin metoduna da muhaliftir. Zira ihtilaf, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in huzurunda vuku bulmuş, o da bunu onaylamıştır.

Buna en açık delillerden biri de Buhari’nin Beni Kureyza Gazvesini rivâyetidir. Sahabe arasında –İslâm’ın ikinci rüknü olan- namaz konusunda, birliğe en çok ihtiyaç duydukları cihat ortamında görüş farklılıkları meydana geldi. Olay şöyle idi: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onlara ikindi namazını Beni Kureyza’da kılmalarını emretmişti, namaz vakti daha onlar yolda iken girince fikir ayrılığı neticesinde iki gruba ayrıldılar; birinci grup; vakte uyup, Rasulullah’ın bu sözüyle acele edilmesini kastettiğini özür beyan ederek yolda kıldılar. Diğer grup ta; Peygamberimizin sözüne uyarak güneş battıktan sonra kıldılar.

Bu olayda istişhat makamı şurasıdır: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) cihad zamanındaki bu ihtilaf kendisine ulaştığı zaman hiçbir grubu azarlamadı: Eğer bu tür ihtilaf Müslümanların söz birliğini bozsa ve birlikteliğini dağıtsaydı Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onu tam bir şekilde beyan ederdi; çünkü ihtiyaç anında beyanı ertelemek caiz değildir.

Daha sonra fıkıh ihtilafları Sahabe ve en faziletli ilk üç asırda daha da genişledi, halbuki onlar şeriatı ve Müslümanların birliğini korumaya insanların en harisiydiler, eğer bu ihtilafı tek bir çatı altında birleştirmek mümkün olsaydı, bunu ilk onlar yapardı.

İnsanların tek bir fıkhi mezhepte toplanmasının imkânsız olduğu gerçeğini ilimde rusuh bulmuş (derinleşmiş) âlimler kavramışlardır. İşte, raşid halife Ömer bin Abdulaziz insanları bir hükümde toplamak istiyor, fakat bu kararından dönerek şöyle diyor: “Bütün Müslüman şehirlerinde ve bütün ordularda, Allah Rasülü’nün Ashab’ı var ve verdiği hükme Sahabe’nin de razı olduğu kadılar var, ihtilaf üzere olmalarına rağmen şehir ahalisi bu hükümleri sulh gibi aralarında uyguluyorlar.

Halife Ebu Cafer Mansur’un bütün insanları Maliki mezhebinde toplama arzusuna İmamı Malik’in itirazı meşhurdur. Nitekim o: “Ey müminler’in emiri! Bunu yapma. Zira insanların daha önce söyledikleri görüşler, işittikleri hadisler, yapmış oldukları rivâyetler vardır, herkes kendine ulaşan delili almış ve amel etmiştir, Sahabe’nin ve diğerlerinin ihtilafına rağmen bunu din olarak kabul etmişlerdir. İnandıkları şeyden onları geri çevirmek zordur. İnsanları kendi hallerine bırak ve her bölge kendi tercih ettiğine tabi olsun” demiştir. Mansur ise bunun üzerine: “Yemin olsun ki sen bana rıza gösterseydin elbette bunu emrederdim” demiştir.

Anlaşılan o ki; Malik’in bu kıssası iki halife; Mehdi ve Reşid’le de beraber tekrar etmiştir, her seferinde de halifenin kendi mezhebini dayatmasına rıza göstermemiştir. Nerede bugün İmam Malik’in anlayışı?!

Bundan dolayı, müntesiplerinin Kitap ve Sünnet’e dayandığını düşündükleri tek bir fıkıh mezhebinde Müslümanları toplamak gibi başarısız bir çalışma yerine toplumun fıkıh çeşitliliğine, ihtilaf gölgesinde itilafı (uyumu) kavrama ruhunun yayılmasına alışması ve toplumun görüş beyanı adabını öğrenmesi gerekir. Mühim olan içtihat yaparken eskilerin bıraktığı yerden hareket etmektir. Özellikle çağımızda siyaset, iktisat ve tıp alanındaki yeni problemlere köklü bir bakış açısıyla yönelmeliyiz, öyle ki fıkhî adımlarımız yeni meselelere uygun olmalı. Eski ihtilaflı fıkıh meseleleriyle meşgul olma yerine fıkhı delillendirmeli ve onu güçlendirmeliyiz, toplumu fıkhî bir kalıpta bir araya getirmek gibi sıkıntılı ve ümitsiz denemelerle uğraşmamalıyız.

Dört mezhebin usulleri ile ilgili konuşmamıza gerek yok. Zatî âlilerinize kapalı kalmayacağı üzere bunların hepsi Allah’ın kitabından, Peygamberin sünnetinden, icma’i ümmetten ve şeriatın asıllarına yapılan kıyastan kaynaklanmaktadır. Daha sonra istishab, mesalih-i mürsele, örf, istihsan, Sahabe mezhebi, şerr-u men kablena, istikra ve benzeri bir takım temel usullerde ihtilaf etmişlerdir.

Ancak şurada önemli bir noktaya dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Mezhepleri inkâr edenler bir takım şüpheler ortaya koyuyorlar, özetle diyorlar ki: Şer’î delile tabi olmak lazım ve vaciptir. Ya da fıkhi mezheple ters düşmesi durumunda her Müslüman’ın yapması gereken budur.

Bu iddia; “Kitap ve Sünnet’e tabi olmak, mezhebe tabi olmaktan daha evlâdır” ifadesi doğru bir ifade değildir. Çünkü bu mezhepler evvelce de ifade ettiğimiz gibi Allah (Azze ve Celle)’nin kitabı ve Peygamberinin sünneti üzere bina edilmiştir. Ve asırlar boyu tefsir, hadis, fıkıh ve lügat âlimleri bunları ayıklamışlar ve bablara ayırmışlardır. Her mezhebin farklı alanlarda uzmanlaşmış büyük âlimleri olup, tarih içerisinde bunlar yanlışları düzeltmiş hataları bertaraf etmişlerdir.

Ancak, bazen bir mezhebi taklit eden biri ilimde öyle seviyeye gelir ki şer’î delillere, Kitab’a ve Sünnet’e güçlü bir şekilde bakabilir ve bu kimse uzun zaman taklit ettiği mezhebe muhalif bir nas görebilir. O zaman şöyle bir soru akla gelebilir; Bu fıkhî mezheble, şer’î delil arasındaki bu çelişki ile karşısında muamele nasıl olmalı?

Bunun cevabını, İmam Nevevi “Mecmu” unda İmamı Şafi’nin meşhur sözünü açıklama esnasında zikretmiştir. İmamı Şafiî derki: “Sizler benim kitabımda, Peygamberin sünnetine muhalif bir şey görürseniz, Peygamberin sünnetini alıp benim sözümü bırakınız”.

İmam Nevevi bu sözü açıklarken diyor ki; Şafii’nin bu sözünün manası her hangi bir kimse sahih bir hadis gördüğü zaman, “bu Şafiî’nin mezhebidir” deyip onun zahiriyle amel etmesi değildir. Bunu yapabilecek olan kişi mezhepte içtihat mertebesine gelmiş olanlar ve ona yakın bir derecede bulunanlardır. Bunun şartı: İmamı Şâfiî’nin bu hadisi görmediği veya bunun sıhhatini bilmediği, o kişinin kanaatine ağır basmasıdır. Bu ise Şafiî’nin bütün kitaplarını, ondan alan ashabının kitaplarını ve bunun gibilerini mütalaadan sonra olur. Bu şart ise kendisiyle vasıflananların az olduğu ağır bir şarttır. İmam Şâfiî’nin, gördüğü ve bildiği birçok hadislerin zahiriyle amel etmeyi terk etmesi, ancak kendince o hadislerde bulunan taan (eleştiri), nesih, tahsis, tevil ya da benzeri bir takım mülahazalar sebebiyle olduğu için bu şartları ileri sürmüşlerdir.

Sözün devamında Nevevi şöyle dedi: Şeyh Ebu Amr diyor ki: Şâfiîler içerisinde İmam Şâfiî’nin mezhebine aykırı bir hadis gören varsa bakılır; eğer bu kimse mutlak müçtehit, babda veya meselede müçtehit durumunda ise, o zaman bu kimse bağımsız hareket ederek hadisle amel edebilir; ancak bu dereceye gelmemişse, hadisle ilgili farklı bir cevap da bulamamışsa ve İmam Şâfiî’nin dışında büyük müçtehitlerden biri bununla amel etmişse, o hadisle amel edebilir ve bu mezhebini taklidi terk etmesine özür teşkil eder.

İmam Nevevi diyor ki: İşte bu söylenilen doğrudur ve böyle yapılması gerekiyor.

İmam-ı Zehebi “Siyer” adlı kitabında İbni Hazm’ın “Ben hakka tabi olurum, içtihat ederim, hiçbir mezhebi taklit etmem” sözüne şu notu düşüyor: Evet, kim içtihat mertebesine ulaşmış ise ve imamlardan bir kısmı da buna şehadet ederse onun taklit etmesi caiz olmaz; ancak ilimde başlangıçta olan fakih ve avamdan Kur’an’ın tamamını ya da çoğunu ezberleyen kimsenin içtihat etmesi caiz değildir.

Nasıl içtihat etsin ki? Ne desin? Neye dayandırsın? Nasıl uçsun ki henüz kanatları yok?

Üçüncü kısım: İlimde nihâyete ulaşan fakih, uyanık, anlayışı güçlü, muhaddis ve füruda muhtasar, usulde de bir kitap ezberleyen, nahvi okuyan, Allah’ın kitabını ezberlemekle beraber faziletleri kendinde bulunduran, tefsirle uğraşıp münazarası güçlü olan kimse imamların delillerine bakma ehliyetini elde etmiş ve mukayyet içtihat mertebesine ulaşmıştır. Bu kimseye bir meselede hak aşikare olur, nas sabit olur ve onunla Ebu Hanife, Malik, Sevrî, Evzaî, Şafiî, Ebu Ubeyd, Ahmed ve İshak gibi yüce imamlardan biri amel etmiş olursa o kişi o meselede hakka tabi olsun. Takva üzere olsun, ruhsatların peşinden gitmesin, zira ona delil aşikâre olduktan sonra taklit yakışmaz.

Değerli Hocalarım! Çok söylenilecek sözler var; ancak ben vakitle sınırlı olduğumdan dolayı âlimlerimizden birinin, Abdullah bin Ali Abdulkadir Şafii’nin sözüyle bitirmek istiyorum. O bir tasvirde bulunarak dört mezhebin hakikatini anlatıyor ve diyor ki; bütün bu mezheplerin hepsi birer ırmağa benzerler ve hepsi aynı deryaya; tek şeriat deryasına dökülüyor.

Bir nur ki sabah gibi ortaya çıkmıştır.

Allah bununla peygamberi Muhammed’i göndermiştir.

O, hâlâ iktidâ yıldızlarında görülüyor.

Mezhepler hidâyette pınar gibidir.

Kişi susamış olarak gelen gibidir.

Numan ve Malik bir menzildedir.

Ondan sonra gelenler de ondan ayrı değildir.

Nehirleri akıyor, tatlı içimi kolay su.

Kişi, ilk pınarla kansa bile,

Seve seve ikinciden içmeye rağbet eder.

Şeyh Efendi, şiiri şöyle devam ettirdi:

Ey yolları çeşit çeşit bulan yolcu!

İstediğin yola gir, maksada ulaşırsın.

Hayret ve tereddüt duruşundan sakın,

Mezhepler hidâyette pınar gibidir.

Kişi susamış olarak gelen gibidir.

Bir menzilde sınıra ulaşırsan,

Seni ondan başkasına uzak bulmayayım.

Elbette hür insan ilk içtiği nehre bağlı kalmaz.

Kişi ilk pınarla kansa bile.

Seve seve ikinciden içmeye rağbet eder.

Değerli Hocalarım! Beni dinlediğiniz ve bana konuşma fursatı verdiğiniz için hepinize teşekkür ederim. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Bütün hamdler, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam, efendimiz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘in ve onun Al-i Ashâbı üzerine olsun.

Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Başlarken, evvela şu geniş katılımlı toplantıyı düzenleyen kardeşlerimize çok teşekkürlerimi arz eder, Allah’tan bu toplantı sebebiyle Müslümanların davasını birleştirmesini isterim. Ve bu toplantıda payı olanları, bu işe ortak olanları ve hazır olan herkesi Allah’ın katında ki bol sevap ile mükafatlandırmasını isterim. İsmimle alakalı bir konuyu zikr etmek istiyorum. İsmim Câebillah olarak yazılır; fakat bizim beldelerimizde Câballah diye okunur. Dilerseniz karışmaması için manasına muvafık olarak Câebihillah (Tanrıverdi) dersiniz. Kıymetli Hocamızın (Allah onu korusun ve ömrünü uzun etsin) konuşması ile alakalı şunu söylemek istiyorum; bu toplantıda aramızda bulunamadı. Kendisiyle iki haftadan beri Paris’te iktisat ve İslam maliyesi hakkında düzenlenen toplantıda beraberdik. Kendileri bir çok seferlerde, toplantılarda ve konferanslarda bulunuyor. Allah, ilminden istifade ettirsin ve çalışmalarını mübarek kılsın. Çok zaman almaması ve bize ayrılan vakti de aşmamak için kısaca sizlere arz edeceğim bu sunumu, Hocaefendi; âdeti üzere bir fakih anlayışı, usulcü bakışı ve kendini Allah’a adayan yetiştirici bir âlim nefesi ile yazmıştır. Bu sunum kendisinde üç noktayı içeren bir mukaddime olarak (değerlendirildiğinde), birinci nokta; sofi ve tasavvufun tarifi, ikinci nokta; kalbî bir amel olan ihsan makamına nasıl ulaşılabileceği, üçüncü nokta ise; bu önsözdeki işrak (kişileri bu konuda aydınlatma) ve sevgi yolundaki araştırmadır. Bu araştırmanın özü; Hocaefendi’nin tasavvufa karşı muhalefet ve sitem edenlere on noktada topladığı bir reddiyedir. Hocaefendi bu on noktayı araştırıyor, bunlara cevap veriyor, önemiyle birlikte tasavvufun şeriattaki konumunu ve bu yönde riâyeti gereken şerî kanunları sınırlayarak aktarıyor. Bunların ilki; ‘tasavvuf’ ve ‘sofi’ isimleridir. İkincisi; zikirdeki ve tilavetteki evrâda adet tayin edilmesi, üçüncüsü; tesbihin kullanımı, dördüncüsü; zikr için bir araya gelinmesi, beşincisi; vesile edinme ve bereketlenme meselesidir. Altıncısı; yardım isteme meselesi, yedincisi; şeyh meselesi, sekizincisi; salih zatların kabrine gidip, ziyarette bulunmak, dokuzuncusu; vecd ve tevâcüd (tasavvufta kişiye gelen manevi haller ve işaretler) meselesi, son olarak onuncusu; keşif (kişilerin kalplerini okuma vs.) ve sırlara muttali olma iddiaları meselesidir. Sonra kısa ve anlamlı bir özetle konusunu bitirmektedir. Hocaefendi’nin kelamında tasarruf hakkım olmamakla beraber, zikri uzaması durumunda bazı delilleri kısaltmaya çalışacağım. Tâ ki bize bahşedilen bu sınırlı vakti gözetelim.

Hocamız diyorki; çeşitli İslamî fırkalar arasındaki fikrî (düşünce ile ilgili) husumetten hiçbir grup kurtulamamıştır. Tasavvuf sınıfının da, gerek temel, gerek furûat olarak görülen meselelerde bu husumetin içine sürüklenmiş olması şaşırtıcı ve anormal olmamıştır. Bu konuşmamızda dikkatimizi yönlendireceğimiz konu, asıl meseleler olup furûata girmeyeceğiz; çünkü dinen asıl kabul edilen konuların selameti, furûatı asıl olanın gölgesinde sorgulamayı kolaylaştırır; çünkü dinimizde furûata giren her mesele o konuda bulunan temel neyse, ona çevrilip ona göre değerlendirilir. Eğer fer’i mesele asla uygunsa doğrusu ve yanlışıyla beraber onun hükmünü alır. Uygun değilse ona olan bağlantısı gider ve sebebi kesilir, kendisine göre hüküm alıp, bir alt olan nevi veya bir üst olan cinsine çevrilip ona göre değerlendirilir. İşte bundan dolayı, bu araştırmayı açacağımız ilk konu isim ve başlık olacaktır:

SOFİLİK VE TASAVVUF

Hocam Ahmed Zerûk’un söylediği gibi; bir şey hakkında görüş belirtmek onu kavramanın feri’ yani bir neticesidir. Görüş belirtmeden önce had, resm veya tefsir yollarından (mantıktaki tarif çeşitlerinin isimleri) biriyle o şeyin mahiyetinin tarif edilmesi lazımdır.

Hocam Ahmed Zerûk’un ‘KAVAİD’ isimli kitabında söylediği üzere; bu kelimenin tarifi hususunda insanlar iki bin görüşe ayrılmışlardır; fakat kendisi aynı kaidede bu kelimeyi ‘Allah-u Teâlâ’ya içtenlikle yönelmeye’ çevirmiştir. Bu da ihsanla eşdeğerdir. İmam Suyûtî şöyle demiştir: “Tasavvuf; kalbi soyutlama ve Allah’ın dışındaki her şeyi O’na nispetle küçük ve değersiz görmektir.” Bazıları ise tasavvufun tarifinde şöyle demişlerdir: “Tasavvuf; â’râzı, yani asli olmayan, insanın kalbinde sonradan var olan şeyleri zihinden silip unutarak hedeflenen gayelere yükselmektir.

Tasavvuf konusunda tariflerin farklı olmasının sebebi; İbni Ebî Şerif’in dediği gibi; çeşitli tasavvuf makamlarından bir makama taalluk eder ki; tarifi yapan kimseye o makamı dikkate almak ağır basmıştır. Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) haccı, en büyük rüknü olan Arafat’ı dikkate alarak “Hac Arafat’tır” (Ebu Davud) şeklinde tarif etmesi gibi, tasavvufu tarif edenlerde kendileri katında ağır basan makamı tasavvufun en büyük rüknü olarak görüp tasavvufu onunla tarif etmişlerdir.

Bestî, şu sözüyle tasavvufun tarifindeki bu ayrılığa işaret etmiştir:

İnsanlar ‘sofî’ kelimesinde ayrılığa düştüler ve ihtilaf ettiler,
Bilmeden onu sûf (yün) kelimesinden türemiş sandılar.
Ben bu ismi saf (kendini temizleyen) bir genç dışında kimseye uygun görmedim,
İşte sofî budur, bu sebeple de sofî diye isimlendirilmiştir.

Olaylar birbirinden ayrılıncaya kadar karşılaştırma yapma imkanımız olduğuna göre -çünkü karşılaştırma yoluyla olaylar açıklığa kavuşur.- Ebû Hâmid Gazali’ye tâbi olarak şöyle diyelim: Muamele ilmi (yani davranış, tavır, toplumsal alakalar bilimi), zahir ilmi (içe yönelik) ve batın ilmi (dışa yönelik) olmak üzere ikiye ayrılır. Zahirin ilmi azaların amelidir. Batının ilmi ise kalplerin amelidir. Kalplere dışarıdan gelen şeyler ki bu kalpler, hislerden perdelenme hükmünce, melekût aleminden sayılır. İşte bu kalplere gelenler, ya övülür ya da yerilir. Azaların amellerinin halleriyle ilgilenmeye fıkıh dendiği gibi, kalplerin halleriyle ilgilenmeye de tasavvuf denmektedir. Çünkü fıkıh detaylı delillerinden elde edilen (şer’î) tâli hükümleri bilmektir. Başlık ve isim üzerinde durup takılmak doğru değildir. Istılahta mücadele yoktur, yani tabirler itiraz kabul etmeyecek, şüphe götürmeyecek tarzda değildir. İsimler ehli katında ancak içeriği ve manasına göre dikkate alınır. İşte bu içerik ve mana güzel olduğu zaman ona ait isimler de güzel olur. Bunun aksi de aynen böyledir. Sırf isimlere asla itibar yoktur. Belki bu kâide Allah-u Teâlâ’nın şu sözünün kapsamına girebilir. “Allah-u Teâlâ, Âdem (Aleyhisselam)’e isimlerin tamamını öğretti.” (Bakara Suresi: 31) O halde tasavvufun manası, özü ve içeriği nedir? Özü ve içeriği; Allah’a yönelmedeki doğruluk ve samimiyettir.

Yine tasavvuf, bu dinin bölümlerinden üçüncü bölüm olan ve Cebrail hadisi kendisi hususunda Sahabe’nin geçen yirmi senede öğrenmiş olduğu konuları gözden geçirme dersi olarak görülen “İhsan”ın aynısıdır. Cebrail (Aleyhisselam) Peygamberimize gelip çeşitli sorular sormuş ve onun büyük Peygamberliğini iman, İslam ve ihsan çerçevesinde özetlemiştir.

İhsan; sınırları olmayan bir kemal (yani olgunluk) ve sınırı olmayan yüceliktir. İhsan; ibadet yaparken Allah’ın yanında var olma ve bulunmayı hissetmektir. İkisi bir arada bulunmadığında, haddi zatında ne ibadet, ne de o yüksek his içinde olma hali ihsanı temsil etmez. Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisine ihsanın manası sorulunca cevabı şöyle oldu: “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ona ibadet etmendir.” (Buhari) Peygamberimiz, kendisini söylemiş olduğu her şeyde doğrulayan Cebrail vasıtasıyla ümmetine hitap ediyordu. Bundan dolayı Sahabe hocasını doğrulayan bu yabancı talebeye şaşırıp kendi aralarında şöyle diyorlardı: “Ona şaşıyoruz, Peygamberimize hem soru soruyor hem de onu tasdik ediyor.” Sahabe onun sormuş olduğu şeyleri bilmediğini zannediyordu. Cebrail’(Aleyhisselam) in Peygamberimizi tasdik etmesi onun sormuş olduğu sorulardan haberdar olduğuna delil olmuştur.

Burada benim işaret ettiğim mana ki; o da ibadetin Allah ile berabermiş gibi yapılmasıdır. Âlimler arasında pek biliniyor olmasa da bazı âlimler bu manaya işaret etmişlerdir. Bunlardan biri de hocam Ahmed Zerûk’dur. Şöyle ki; 21. kaidede ilimle amel arasındaki ayrılmazlığa işaret ederek şöyle demiştir: “Tasavvufun, sadece onunla amel etmek suretiyle bilineceği artık kabul edilmiştir. Amel etmeden tasavvuf sahibiymiş gibi gözükmek ancak karşıdakini kandırmaktır.” Amel, tasavvufun kemale erme şartıdır. Nitekim şöyle denmiştir; “İlim amelle beraberdir. Onu bulduysa ne güzel, eğer bulamazsa (amelsiz ilim) göçer gider.” Peki, kalbî amellerden olan ihsan makamına nasıl ulaşılır?

Sofuluk; Kitap, Sünnet ve Allah-u Teâlâ’nın “Sizin nefislerinizde de ibretler vardır, görmüyor musunuz?” kavli şerifine dayanarak ruhî tecrübelerden elde edilmiş olan çeşitli tarzlarda vasıtalar sunmuştur. Tasavvuf ehli ibadetlerde ciddi olup, kendilerini her vakitte çeşitli virtleri (özel zikir çeşitleri) yapmaya zorunlu kılmışlar, her ne olursa olsun bu virtlerin devamını ve korunmasını emretmişlerdir. Emirleri yerine getirmek hususunda sıkı davranmışlardır. Onların katında istenilenin yerine getirilmesinde, mendup ile vacip, mekruh ile haram arasında herhangi bir fark yoktur. Sofulardan hal sahibi olanlar ve dünya arzularını topluca bir tarafa atıp, ahiret yolunu tutarak kararlılık ile onların yoluna girenler de, bu metodu uygulamışlardır. Bu konudaki söz ‘Muvafakat’ isimli kitabında Şâtibi’ye aittir. Yine sofular zikirlerle meşgul olup cennet bahçelerinden otlamışlardır (istifade etmişlerdir). Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in şu sahih hadis-i şerifi de bu manaya işaret etmektedir. “Cennet bahçelerine uğradığınız zaman istifade edin! ‘Ya Resülallah! Cennet bahçeleri nedir?’ diye sorulduğunda Peygamberimiz;“Zikir halkalarıdır.” (Tirmizi) diye cevap vermiştir. Sanki İmam-ı Şâtibî (Rahimehullah) da şu sözüyle onları kasdetmiştir:

Zikrullah kalbi suya kandırmıştır, sen de ona yönel susuzluğunu gider,
Zikredenlerin bahçesinden öte geçme, kuruyup gidersin.

İşte bundan dolayı Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri şöyle demiştir: “Tasavvufu boş söz, münakaşa ve tartışmayla elde etmedik. Onu ancak açlık, uykusuzluk ve amellere yapışmak suretiyle elde ettik.

Kitap, Sünnet ve Selefin fiillerinde onların dayanakları bazen çok hassas ve titiz olabilir. Hocam Ahmed Zerûk, Kavâid kitabındaki 33. kaidede bu konuya şu sözüyle bazı misaller vermiştir; “Sofunun misali hadisi şerifte bir arkadaşından bin dinar borç alan kimsenin misali gibidir.” Hadis şerif malum olduğu için sözü uzatmamak için geçiyoruz. İmamı Cüneyd el-Bağdadî şöyle demiştir: ” Bizim bu ilmimiz Kitap ve Sünnetle kayıtlıdır. Her kim hadis işitmeyip fıkıhçılarla oturmazsa ve edebini, edep sahibi insanlardan almazsa kendisine tabi olanları bozup doğru yoldan ayırır.

İhsan, bu dini bina etmede en yüksek mertebe olunca, İslam ve iman dairesinden geçmeyen kimsenin de bu mertebeye ulaşması mümkün değildir. Kişi zemin katı yapmadan önce en üst katı nasıl yapabilir ki? İşte bundan dolayı Peygamberimiz, iman ve İslam ile süslenmeyen kişinin ihsan makamından ümidi olamayacağını bildirmek için onu en son zikretmiştir; çünkü ihsan, kendisinden sonra varılacak bir rütbe ve gaye olmayan makamdır. İşte bundan dolayı Mevla’yı görür gibi olma hadisindeki benzetmesi, nefsine tamamıyla hakim olan ve perdeleri kalkan kalbin hallerinden bir görüntü olmuştur.

Sonra hocamız Bin Beyyeh; ikinci nokta veya bahis olan işrak ve muhabbet yolu konusuna geliyor. Ve Hanzale (Radıyallahu Anh)‘ın çıkıpda “Hanzala münafık oldu” deyip Ebu Bekr es-Sıddık (Radıyallahu Anh) ile birlikte Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e gittikleri ma’ruf hadisi zikrediyor. Durumu Efendimiz‘e anlattıklarında “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, benim yanımda ve zikir esnasında bulunmuş olduğunuz hal üzere devam edebilseydiniz, melekler sizinle yollarınızda ve yataklarınızda musâfaha ederlerdi; fakat Ey Hanzale! yavaş yavaş.” (Müslim) buyuruyor. Peygamberimiz bunu üç defa tekrar etti. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Aynı şekilde Übeyy ibni Ka’b ile Ömer ibni Hattab (Radıyallahu Anhüma)‘nın hadislerini ve Abdullah ‘ın hadisi veya kıssasını da zikretmektedir. Bu delilleri geçiyoruz; çünkü hepsi aynı manaya delil olmaktadır. Aynı şekilde Enes ibni Malik (Radıyallahu Anh)’den rivâyet edilen şu hadisi şerifde bu kabildendir.”Sizden birinize ben ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça (hakiki manada) iman etmiş olamaz.” (Buhari)

Enes bin Mâlik’ten (Radıyallahu Anh) şöyle rivâyet olunmuştur: ”Çöl ehlinden bir adam Peygamberimiz’e gelip, -Ya Rasulallah! Kıyamet ne zaman vuku bulacak- diye sorar. Peygamberimiz ona; “Vay sana! Kıyamet için ne hazırladın” diye sorunca adam -Allah ve Rasülünü sevmekten başka bir şey hazırlamadım- diye cevap verir. Peygamberimiz de ona: “Şüphesiz ki sen sevdiğinle berabersin” buyurur. Sahâbe-i Kiram; bizde onun gibi miyiz diye sorunca, Peygamberimiz “evet” buyurur. Sahâbe-i Kiram: “Biz o gün aşırı bir şekilde sevindik” derler. Bu hadisi Buhari rivâyet etmiştir. Peygamberimizin duasında şöyle gelmiştir: “Ey Allah’ım, senden cemâline bakmanın lezzetini isterim. Yine senden, zarar verici bir darlığa ve saptırıcı fitneye uğramadan sana kavuşmaya özlem duymayı isterim.” (Nesâî, 3/54)

Bu mukaddimenin son kısmını da şu sözleriyle bitirmektedir; İşte bunlar yüksek gayret ve çaba sahiplerinin peşinden koşmuş olduğu kemâlattır. İşte bundan dolayı âlimler, kâideleri ve terimleri olan bir ilimde kendini gösterecek olan nazmı araştırmışlardır. Bu kâide ve terimler Buhârî’de ve diğer kaynaklarda ‘Rekâik’ (kalp inceliği) ya da ‘Rikâk’ ismini alırlardı. Bazen de eski sünnet kitaplarında görüldüğü gibi ‘Zühd’ başlığı altında gelirlerdi. Son olarak şerî hükümlerin ‘Fıkıh’ isminde son bulması gibi bu konudaki ıstılah ta ‘Tasavvuf’ kelimesinde karar bulmuştur. Sonra hocamız evvelce söylediğim gibi meselenin özüne geliyor ve şöyle diyor;

Tasavvufun aslı Kitap ve Sünnet olduğuna göre ona yönelik sorunlar nelerdir? Burada on soruna atıfta bulunmamız mümkündür.

Birinci sorun: Kendilerinin Selefî olduğunu iddia edenlerden bazılarının, içeriğini araştırmaksızın, acelece yargıda bulundukları ve aleyhinde görüş belirttikleri isimdir (yani tasavvuf kelimesi). Daha önce isim ve terimlerin sadece delaletleri miktarınca dikkate alınacağını ve Allah-u Teâlâ’nın “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti” buyurduğunu söylemiştik. Buna göre isimler asla bidat ve ibtida’ (daha önce olmayıp yeni ortaya çıkmak) dan dolayı -kabul edilemez- diye vasıflanamaz. Fıkıh başta olmak üzere İslamî ilimlerin çoğu birinci asırda bu isimlerle bilinmiyordu. Hatta hadis ehline ait Mürsel, Mu’dal, Sahih ve Hasen olma gibi terimler de ilk asırda bilinmiyordu. Ancak insanlar bu terimler konusunda, yerine getirmiş oldukları açığa çıkarma, gizlilik ve karışıklığı kaldırma gibi fonksiyonları miktarınca hemfikir olmuşlar ve bu terimleri kullanmayı güzel görmüşlerdir. Hazreti Ömer’in (Radıyallahu Anh) buyurduğu gibi: “Bu ne güzel bir bidattır.” Bu meselenin bundan başka kanıta ihtiyacı yoktur.

Terimler arasına şeyh, mürid, salik, meczup ve veted gibi çeşitli lafızlarda girmektedir. Bu lafızların kabul edilebilir türden manaları vardır. Hadis ehli muhaddislerin rütbelerini birbirinden ayırmak için talib, hafız ve hakim lafızlarını kullandıkları gibi şeyh lafzını da ravilerin adaletini belirlemede kullanmışlardır.

İmam Suyûti de bu konuda şöyle demiştir; “Bilesin ki tasavvuf ilminin incelikleri, kitaplarında alışmış oldukları manalarıyla fıkıhçılara arz edilmiş olsaydı fıkıhçılar bu incelikleri tamamen güzel bulup kabul ederlerdi ve bunları ilk söyleyen kimseler olurlardı; ancak onları bu konuda ürküten şey bu kelimeleri alışmamış oldukları tarzda aktarmadır. İşte bundan dolayı fıkıhçılardan bazıları şöyle demişlerdir; “Hakikat, bilinenlerin en güzeli, söylenenlerinse en çirkinidir. Ben sana bu konuda söylediklerimin doğruluğunu anlayacağın bir misal vereceğim; ‘Menâzilü’s Sâirîn’ isimli kitapta tövbenin hakikatından şöyle behsedildiğini zikrediyor; ‘ Bazıları tövbenin üç hakikatinden biride tövbeden tövbe etmektir’ lafzını işittiği zaman gerçekten onu garip karşılar ve şöyle der; ‘Salih amel olmasına rağmen tövbeden nasıl tövbe edilir? “Tövbe ancak masiyetlerden olur.” Bunun izahı şudur; Kul, Allah’a dönme konusunda kemale erdiğinde amellerine asla iltifat etmez, tövbeyle de başka bir şeyle de kalbi huzur bulmaz. Dolayısıyla evvelce yaptığı tövbeye karşı olan rahatlığından bile tövbe eder.

İkinci sorun: Yine selefiliği iddia eden bu fırkanın dile getirmiş olduğu zikir, Kur’an okuma ve benzeri şeylerde virtlerin sayılarını belirleme konusudur. Bu durum inkarcılar tarafından reddetme ve inkar konusu olmuştur. Halbuki Peygamberimiz, namazlardan sonra bazı virtler belirlemiş, bazı virtleri de sayılarla kayıtlamıştır. Bazen de Peygamberimiz, belirlemiş olduğu sayıdan daha fazla virt yapmayı güzel bulduğuna işaret etmiş; -La ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke lehû lehülmülkü velehülhamdü vehüve alâ külli şeyin kadîr- virdinde; “Dileyen bunu belirttiğim sayıdan daha fazla söyleyebilir, bu virdi belirtmiş olduğum sayıdan daha fazla söyleyenler hariç, hiç kimse onun yapmış olduğu virtten daha faziletlisini yapmış olamaz” (Müslim, 28) buyurmuştur.

Virtlerin belirlenip günlük okunması konusunda Abdullah bin Mesud’dan (Radıyallahu Anh) bir inkar geldiği konuşulsa da onun bu inkarı, günlük yapmış olduğu virtleri kendisine vacip olan amellerden alıkoyan kişiye hamledilmiştir. Yoksa çakıl taşı ya da hurma çekirdeği ile tespih çeken kadının haberi ve Peygamberimizin ona bu konuda muvafakat göstermesi en güzel delildir. Bu hadisi; Nesâi, İbni Mâce, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Hakim rivâyet etmiştir. Hakim; hadisin Sa’d bin Ebî Vakkas (Radıyallahu Anh) yoluyla sahih olduğunu söylemiştir.

Üçüncü sorun: Tesbih kullanmaktır. İkinci sorunda anlattığımız hadislerle buna cevap verdik. Şüphe yok ki elle yapılan tesbih daha fazîletlidir; ancak uzun bir virt bunu gerektirirse müstesna. Hülâsa, bu caizdir.

Dördüncü sorun: Zikir için bir araya gelmektir. Bunu inkar edenlerin bu konudaki dayanağı geride cevap verip reddettiğimiz, Abdullah bin Mesud’un (Radıyallahu Anh) hadisidir. Ayrıca Buhari’de, Abdullah bin Abbas’tan (Radıyallahu Anh) rivâyet edilen “Bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanırsa…” (Buhari) hadisi de bu delili geçersiz kılmaktadır.

Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh), Peygamberimiz yapmadığı halde insanları teravih namazında bir imamda toplardı. Bu da bu konularda meselenin geniş olduğunu (toplanma konusunda bir sakıncanın olmadığını) göstermektedir.

Hafız İbn-i Receb’in dediği gibi Şam ehli, faziletli kılınan asırlarda (yani ilk üç asır) topluca kıraat ediyorlardı.

Beşinci sorun: Tevessül (Allah’tan dilekte bulunurken Peygamberimiz ya da Allah dostlarını araya vasıta koymak) ve teberrük (kutsal olduğuna inanılan şeyden bereket beklemek) meseleleridir. Bu mesele çoğu âlimlerin hakkında yazı yazıp fikir beyan etmiş oldukları bir meseledir. Bu konuda meşhur olan “A’ma Hadisi”ne rağmen neredeyse âlimler arasında birbirlerini tekfir etme noktasına vardı. “A’ma Hadisi” Hakim’in dediği gibi Buhari ve Müslim’in şartlarına göre sahihtir. Şeyh Takiyyüddin İbn-i Teymiye de bu hadisin sahih olduğunu itiraf etmiş ancak hadisi kendi görüşüne göre te’vil etmiştir. Bu hadis, tevessül konusunda temel dayanak olup âlimlerin hiçbirinden bunun inkarına dair bir şey nakledilmemiştir. İmam Ahmed’in Rasülullah ile tevessül ettiği, bize sahih delil olarak ulaşmıştır. Tevessülün caiz olduğuna dair hiçbir delil olmasa da delil olmaya elverişli olmayan bazı genel metinler hariç, onun zıttına hiçbir nassın bulunmayışı, caiz olduğuna delil olarak yetmektedir.

Altıncı sorun: İstiğâse (Zor durumlarda Peygamberimiz ya da Allah dostlarından imdat isteme) meselesidir. İşte bu mesele Müslümanlar arasında büyük felaket ve musibet halini almıştır. İnkarcılara göre istiğâse, Peygamberimiz’e yapılsa bile İslam’ı yıkan şeylerdendir. Sadece Allah-u Teâlâ’nın güç getirdiği konularda Allah’tan başkasından imdat istemeyi de bu konu üzerine bina etmişlerdir. “Putlara ibadet etseniz sizi işitmezler, işitseler size icabet etmezler. Kıyamet günü sizin onları Allah’a ortak kıldığınızı inkar ederler” (Fatır Sûresi: 14) âyetini sık sık tekrarlayarak putlardan imdat istemeyi mahlukatın efendisi olan Peygamberimiz’den imdat istemeyle eşdeğer tutmuşlardır. Ve bu konuda anlamının ve alanının dışında kendisiyle delil getirdikleri nice âyetler dile getirmişlerdir. Bunu yaparken de Müslim’in sahihindeki hadisi görmemezlikten gelmişlerdir. Bu hadiste Peygamberimiz, Amir bin Ekva’ hakkında Allah’tan onu bağışlama dileğinde bulunmuş ve Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) Peygamberimizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ömrünü uzatmasını isteyerek kendisine; ‘Bizi onunla niçin faydalandır mıyorsun?’ demiştir.

Hocaefendi bu konudaki delilleri sıralayıp peşine şu eklemeyi yaparak şöyle demiştir; Bu konuların hepsi “bidatü’t-terk” (bir şeyi terketme bidatı, yani Peygamberimizin terkettiği şeyleri biz yapabilir miyiz?) diye isimlendirilen meseleye girer. ‘Meşâhidu-l Mekâsıd’ isimli kitapta bu konuyu uzunca ele aldık ve orada Şâtibi’nin ve ona muhalefet edenlerin yaklaşımını zikrettik.Bu arada bu hususu uzunca beyan etmiştir; fakat biz kısa olsun diye sadece zikr ettiği kâideleri burada zikredeceğiz. Diyor ki; birşeyi terketmenin o konuda başlı başına delil olamayacağını söyleyenlerin, buna delil olarak getirmiş oldukları şeylerden bir tanesi, buradaki terkin birkaç yaklaşıma muhtemel olmasıdır. Bu yaklaşımlar şunlardır:

1. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bazen mubah olan bir şeyi terkedebilir. Mubah olan şeyi yapmaması bazen sadece zorluğu kaldırmak içindir. Keler yemeyi terketmesinde olduğu gibi, aynı zamanda terkettiği şeyden tiksinmiş olabilir.

2. Peygamberimiz bazen insanlara farz kılınmasından korktuğu için bazı müstehapları terkedebilir. Kuşluk namazında olduğu gibi, Şâtibi de bu hadisi zikretmiştir. Onun rivâyetinde ayrıca şöyle gelmiştir: Âişe (radıyallahu anhâ) annemiz kuşluk namazını sekiz rekat kılardı ve şöyle derdi; “Anne ve babam diriltilse bile (yani hiçbir zaman) onu terketmezdim.” Şâtibi bundan sonra teravih namazını cemaatle kılma meselesini zikretmiştir.

3. Şâtibi Peygamberimiz’in bazı müstehapları terketmesine başka bir açıklama daha getirmiştir. Peygamberimizin müstehap olan şeye devam etmesi halinde kendisinden sonra ümmetinden birinin onun vacip olduğunu sanmasından korkmasıdır. Şâtibi’nin açıklamasına göre bu sağlam bir yorumdur.

4. İmam Malik’in yemekten önce elini yıkamamasında görüldüğü gibi, insanların ibadet sanmalarından korktukları için ulema bazı mubahları terk ederlerdi.

5. Peygamberimiz bazen bir işi evlânın hilafı (yani mekruh ya da haram olduğu için değil de daha doğru olanın tersi) olduğundan dolayı terk edebilir. Yapılması daha doğru olanı yapıp onu devam ettirir. Belki çok az vakitlerde caiz olduğunu ve mekruh olmadığını beyan etmek için terk edileni de yapabilir.

Konunun özeti; Bu ihtilafın aslı şu dört asıl üzerinde dönmektedir.

1. Bidat kendisini kapsayan delile göre bir sınıf mıdır? Yoksa birkaç sınıfa mı ayrılır?

2. Teabbudî olan (yani sebebi, hikmeti bizim tarafımızdan bilinmeyen) konularda sebebin bulunmasına rağmen bir şeyi terk etmek o şeyi yasaklamaya delalet eder mi? Yoksa terkin buna delaleti yok mudur?

3. Mûcible muktezî arasındaki fark.

4. Terkedilen şeyi belirli ibadete izafe edip bunun o ibadeti tamamlayan bir parça olduğuna inanmak ve bunun aksi arasındaki fark. Sonra hocamız bu hususta şu üç kaideye riâyet edilmesinin lazım olduğunu dile getirerek bu konuyu bitirmiştir.

Birinci kural: Terkedilen şey hakkında, bir delilin kapsamına girmedikten sonra ‘vacip’ veya ‘mendup’tur, gibi şeri hüküm verilmemesidir. Bütün hallerde zikrin müstahap olduğuna delalet eden zikirle alakalı deliller böyledir.

İkinci kural: Onlar için belirli bir sevapla hükmedilemez. Zira sevabı ve miktarlarını belirleyen şeriatı koyanın kendisidir, yani Allah’tır.

Üçüncü kural: Terkedilen şeyi kerâhat ya da tahrimden ibaret olan yasaklama delilinin kapsamaması.

Meselede geniş saha vardır, daraltmaya gerek yoktur. Konuyu uzatarak asıl maksattan çıkma korkum olmasaydı Sahabe ve Selef’in meselelerinden yapma-terk etme ve çalıştırma- ihmal etme bakımından konunun genişliğine dair deliller zikrederdim. Allah-u Teâlâ her şeyi en iyi bilendir.

Yedinci sorun: Şeyh meselesi; bu âlimler katında Selman ve Ebu-d Derda’nın (Radıyallahu Anhüm) hadisiyle ispatı yapılmış olan sohbet, yani beraber bulunma meselesinden ayrılmayan bir meseledir. Şöyle ki Selman onunla geceledi, namaz kılmaya kalktığı her an ona uykuya dönmeyi emretti. (Ebu’d Derda bunu Selman’nın (Radıyallahu Anhüm) gece kıyamı ve orucu uzattığı haberi kendine ulaştığında yapmıştır). Talebeyi şüpheli alanlara karşı irşat etmesi için fıkıh ilminin şeyhe ihtiyaç duyması gibi, nefis halleri ve kalp hastalıkları durumu da böyle olup, bu ilimde de nefsin hallerini ve tecrübelerini inceleyen, takva hallerini bilen bir şeyhe ihtiyaç vardır.

Sekizinci sorun: Salih insanların kabirlerini ziyaret etmek ve bu ziyaret için yolculuk yapmak. Salih kişilerin kabirlerini ziyaret etmenin Sûfiyye tabakasının önem verdiği konulardan olduğu, ümmetin alimlerinin çoğunun bunu caiz, hatta genel emrin kapsamına girdiği için müstehap gördükleri, bu ziyaret için binerek gitmeyle yürüyerek gitme arasında bir fark olmadığı, “lâ tüşeddu’r-rihal” hadisinin (yani üç mescitten başka bir şey için yola çıkılamayacağını bildiren hadisin) herhangi bir mescitte namaz kılmayı nezreden kimseye, nezrettiği mescit, hadiste belirtilen üç mescitten (mescidi haram, mescidi nebevî ve mescidi aksa) biri olmadıkça, oraya gitmesinin gerekli olmadığını bildirmek içindir ki; mescitlere mahsus olduğu bu bağlamda bilinen gerçeklerdir.

Hocaefendi yine bu babta bazı deliller zikretmişir.

Dokuzuncu sorun: Vecd ve tevâcud meseleleridir. Bu sorun hocam Ahmed Zerûk gibi sûfî araştırmacıların inceleyip tashih ettikleri bir meseledir. Bu araştırmacılara göre bu halde içinde bulunan kişinin durumuna bağlıdır. Eğer bu kişinin eli kolu bağlı yani gerçekten kendinden geçmişse bu konuda sorumluluk sahibi değildir. Yok eğer böyle değilse tasavvufta kuvvet bulmuş kişilerin onu yönlendirip irşat etmeleri lazımdır. İşte bundan dolayı bazıları bu durumun kabul edilebilmesi için galebe halini yani kendinden geçmeyi şart koşmuşlardır. Şöyle ki; Ehzarî bu konuda Kudsiye’sinde şöyle demiştir (şiir);

Allah’ı zikretmede kasden raks, çığlık, el çırpma uygun değildir.
Zikirlerden maksat sadece huşu ve vakarla beraber zikretmektir.
Bunun dışındakiler kuvvetli kendinden geçme hali olmadıkça nefsâni haldir.

Hocamız bu hususta başka deliller de zikretmiştir. Onuncu sorunla da konuşmasına son vermiştir. Olağanüstü haller (kerametler), sırlardan haberdar olma ve keşif iddiaları.

Aslında bu meselede herhangi bir sorun yoktur. Veli kulların kerametleri Ehl-i Sünnetin inanmış olduğu bir gerçektir. Kerametler hayırlı olmaya ve amelin kabul edildiğine delildir. Bazı insanlardan bu kerametler menedildiğinden dolayı onları inkara kalkışmışlardır. Selef-i Salihden bol miktarda keramet meydana gelmiştir. Keramet konusunda meydana gelen iddialara gelince bu, o kerametin ehline reddedilip aslına göre sorgulanır. Bazıları ise kerametleri sert biçimde inkar etmişlerdir. Gaybı bizzat bilen kudreti yüce olan Allah-u Teâlâ’dır. Fakat kullarından dilemiş olduğu gönderilmiş peygambere, meleklere ve veli gibi kullarına onu öğretebilir. Kerametler dinde nakledilen herhangi bir nassa ya da meşhur olan bir kurala asla zıt olamaz. Bunlara aykırı olan kerametler kabul edilemeyip âriflerin mekanlarından atılmıştır.

Tasavvuf ve ona yöneltilen eleştiriler konusunda sözün özeti; sofuluk özel bir din değildir; ancak Kitap, Sünnet, imamların içtihatları ve şeyhlerin onaylamalarına uygun olarak kalplerin halleri ve “günahın açığını ve gizlisini terk” (En’am Sûresi: 120) edin âyetinde değinidiği gibi, batınî günaha çare bulma vazifesinde ihtisas etmekten ibarettir.

Ben burada faziletlerini izah, konularını ayrınıtılı ifade, kendisini sahih olan çerçevesinin içine yerleştirme ve hakikatine dahil olmayıp yoluna uygun olmadığı halde ona başka yerlerden yapıştırılan şeyleri açığa çıkartmak suretiyle bu ilmi yenilemeleri için sofulara ve fıkıhçılara çağrımı yöneltiyorum. İşte bununla kalpler dirilip ruhlar aydınlanır. Dinin hayatı da bundadır. Çünkü bu, tasavvuf şeyhi ve riyazatçı Ebu Hamid Gazali’nin isimlendirdiği gibi din ilimlerini canlandırmaktır. Yine ayrıca tasavvufu yenilemek için konseyler yapılması lazımdır. Elde edilmeye çalışılan bu yenileme işi Fıkıhla Tasavvuf arasındaki yabancılaşmayı yok etmekle başlamalıdır. Fıkıh ve Tasavvuf hocam Ahmed Zerûk’un tasavvuf kaidelerinden 20. Kaidedeki beyanına göre Allah-u Teâlâ’nın hükümlerini ve haklarını bildirmede öz kardeş ve ikiz konumundadırlar. Tasavvuf sofu üzerine hüccet olup, sofu tasavvuf üzerine hüccet değildir.

Hocaefendinin konusu burada son bulmuştur. Konuşmanın tamamı www.binbeyyeh.net internet adresinde vardır. Sizlere çok teşekkür eder, Allah-u Teâlâ’dan sizin için bereket temenni ederim.

Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât-u selam peygamberlerin efendisinin, Ehl-i Beyti’nin, tüm Ashab’ının ve ihsan ile kıyamete kadar onlara tâbi olanların üzerine olsun.

Değerli kardeşlerim ve fazilet sahibi Âlimlerimiz! Bizleri İslam nimeti ile şereflendiren, kulu ve rasülü Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ümmeti olarak halk eden Allah’a sonsuz şükür ve senalarımızı sunarız. Bu büyük ihsan ile bizleri dünya devletleri ve toplumları arasında büyük bir cemaat yapıp, dünyanın her yerinde ve mevkiinde fertleri, doğudan batıya yayılan evrensel bir ümmet kılmıştır.

Bu ümmet, İslam kardeşliğinin en yüce yakınlık, Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e intisaptan kaynaklanan en güzel irtibat ve alaka olduğuna inanmaktadır. Batılı güçlerin Müslümanların saflarını bölme, birlik ve bütünlüklerini parçalayıp dağıtma gayret ve çabalarına rağmen, bizleri coğrafî ve ırkî farklılıklara bakmaksızın bu mekânda bir araya getiren bağ da bu bağdır. Batılı güçlerin bu gayret ve çabaları hâlâ devam edip yükselmekte ve başarı ile sonuçlanmaktadır. Bunların başlıca sebepleri;

a) İşlerin âkıbeti hakkında basiretsiz olmak.

b) Dînî ve millî hamiyetten yoksun fertlerin bulunması.

c) Batı âlemi için çalışan, onların elinde kukla olan liderlerin ortaya çıkmasıdır.

Fakat bu kutuplaşma, grupçuluk, bölünme ve parçalanma ümmetin tabiatından değildir. Nasıl ki, bulutlar geçici olarak simsiyah kesilip gökyüzü karardıktan sonra gökyüzü tekrar aydınlanıp parıldıyorsa, işte bu şekilde fikrî bozulma ve dinden gaflette olma karabulutları da uzun süre devam etmeyecektir. Keşke bu bulutlar bir daha dönmeksizin  ebediyyen kaybolup gitseler ve ümmet, iman basiretini kullanarak İslam düşmanlarının tuzaklarını anlayabilse ve düşmanların hîlelerinin nerelere varabileceğini idrak edebilse.

Şüphesiz Muhammedî ümmetin içine iyice nüfuz edip işlemiş olan bu fıtrat, bütün ayırt edici etkenlerin her çeşidinden uzak olarak bizi bu mübarek yerde topladı.

Değerli Kardeşlerim! Hadis kitaplarında menâkıb (fazilet) babı önemli baplardandır. Bu bapta; Peygamber(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in, Sahabe’nin bazı üstün ve seçkin sıfat ve özelliklerini medh-u senâ eden hadisleri bulunmaktadır. Bu hadisler ile bahsi geçen Sahabe’nin yüksek mertebeleri anlaşılır ve yine bu hadislerden hayırlı işler yapan kimselerin methedilmesinin meşru olduğu anlaşılır.

Bizler de kendimize bu hadisleri rehber edinip Müslüman kardeşlerimizin iyiliklerini takdir etmeliyiz. Bu asırda verilen ödüller de bu kabildendir ve bu bakış açısıyla takdim edilir. Bu ödüllerden biri de bugün burada vereceğimiz ödüldür.

İşte böylece; aynı anda iki değerli şahsiyetin yapmış oldukları büyük hizmetleri dile getirip, takdir etmiş oluyoruz. Birinci şahıs, ödüle adı verilen zat, diğeri de yapmış olduğu üstün hizmetlerden ötürü ödülün kendisine takdim edileceği zattır.

Bugün verilecek ödülün, İmam Muhammed Kasım en-Nanûtevî’nin şahsiyetine istinadı sevindiricidir; fakat onun İslam âleminde hakkıyla tanınmıyor olması üzücüdür.

İnsanlar Diyûbend ve üniversitesini biliyorlar; fakat bu üniversiteyi tesis edeni hakkıyla tanımıyorlar. Bu münasebet ile sizlere bu değerli zatın seçkin şahsiyetinden ve hayatının bazı yönlerinden bahsetmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

En büyük özelliklerinden bir tanesi, dinine çok düşkün ve iman hamiyetine sahip olmasıydı. İslam’ın başına bir musibet ve zarar geldiği zaman onun keyfine ve rahatına bakması mümkün değildi.

İslam’a olan gayreti ve şevki onu kalemle cihadın yanısıra kılıçla da cihat etmeye sürükledi.

Hatta kendisi, İngiliz Sömürge Mahkemesi’nin idam kararına kadar kendisini tehlikeye attı; fakat zincirler, kelepçeler, bağlar onun gözünü korkutamadığı gibi altınlar ve gümüşler de onu satın alıp esir edemedi.

İslam fırkaları arasında ihtilaflı olan şeyleri hedef almadan ümmetin grupları ve fertleri arasında nefreti ateşleyecek yolu tutmamak onun özelliklerinden birisidir. Dıştan gelen saldırılara karşı cephe alarak dini korumaya ve İslam’ı muhafaza etmeye çalıştı. Bundan dolayıdır ki, İslam’a şüpheci ve saldırgan yaklaşan Hindulara ve Hristiyanlara hitap ederken kılıç gibi keskin, Müslümanlardan gerek bidat ehline, gerekse Şia fırkasına reddiye yaparken, hidâyete ermeleri umuduyla her kelimesinde sevgi, merhamet ve şefkat barındıran bir şekilde hitap ettiğini görürüz.

Fıkıh meselelerini kaleme aldığı zaman müçtehitlerin ihtilaflı görüşlerini tarafsız, âdilâne nakleder, ulemaya karşı saygılı ve hürmetkâr davranmaya dikkat ederdi.

Maalesef zamanımızın âlimleri, dış güçlerin fitnelerini ve saldırılarını önlemek yerine, ümmetin iç sorunlarını fikri tartışma ve açık oturum konusu yaptılar. Bunun yüzünden bugün Batı âlimlerinin karşısında ilmî teşebbüs ve atılganlık konumunda olmamız gerekirken maalesef ilmî müdafaa ve savunma konumunda kaldık.

Her hangi bir mevzuyu ele aldığında, yeni nesli ikna edip, mutmain kılacak delillerle konuşmak onun özelliklerindendi. Ne yazık ki, yazılarının Arapça ve diğer dillere nakli tamamlanmadı.

Bu yüzden kendisi, modern kelam ilminin kurucularından olmasına rağmen iyi tanınmıyor. Akîde ve İslam ahkâmı ile alakalı meselelerde İslam düşmanları tarafından çokça saldırı ve şüphe konusu olan meseleler hakkında çalışmalar yaptı ve risâleler yazdı.

İmam, bu şüphelerin yanlışlığını ispat edip, geçersiz kılmak için çalıştı. İslam akîdesini ve şer’i ahkâmı akıl yoluyla ve insan fıtratına uygun olarak açıklamaya çalıştı.

Allah’ın varlığı, birliği, insanlığın peygamberlere ve vahye ihtiyacı, Hazreti Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) en son peygamber oluşu ve risâletinin doğruluğu, yüce Kur’an-ı Kerim’in hakkaniyeti ve ebediyetinin doğruluğu, hayvanlardan helal ve haram olanların hikmeti vs. meseleler hakkında çalışmalar yapıp, risaleler yazdı.

Manevi işlere, müşahede olunan hissi işler açısından yaklaşarak delil getirir ve kendi katında sabit olan hükümlerden yola çıkarak cevaplar verirdi.

İmamın en bâriz sıfatlarından bir tanesi de, Allah ile güçlü ve sağlam bir bağı olmasıydı. Sade ve zorlu bir hayat sürdürdü.Kendisine valilerden ve zenginlerden büyük servet ve hazineler arz edilmesine rağmen kafasını bile kaldırıp bakmadı.

Kendisine arz edilen malları kabul edemeyeceğini beyan edip, özür dilerdi. Diyûbend’de “Daru’l-Ulûm Üniversitesi” nin yapımına başladığında devlet başkanlarından ve zenginlerden hiçbir yardım ve destek almama kararı verdi. Allah’a yönelmeye ve tevekküle gaflet vermemek için bu kabilden sebeplere tevessül etmedi.

Müslümanların ihlâs ile yaptıkları yardımlarda Allah’ın bereketinin olduğuna inanırdı. Üniversitenin gerçek servetinin, ihlas ve sadakat ile Allah’ın rızasını talep edip, O’na tevekkül etmek olduğuna inanarak, bu inanç ve gayretle hizmet ve amellerini sürdürdü. Fakat her zaman hizmetlerde arkadaş ve dostlarını ön planda gösterir, kendi isminin ön plana çıkmasına razı olmazdı. İmam’ın yaptığı en büyük hizmetlerinden bir tanesi de İslami medreseler inşa etmesidir. İngilizler, Hindistan’ı sömürmek için istila edip tamamen hâkimiyet altına aldıklarında, Moğol Hükümeti çöktüğü zaman, yeni bir eğitim ve öğretim nizamı getirip batılılaşma fikrini Hindistan’da yaymak istediler.

İmam, siyasi yollarla İngiliz hükümetine karşı çıkmanın imkânı olmadığını anlayınca, Müslümanların dinî hüviyetini kaybetmemesi gerektiği fikrinden hareketle, İslami medreseler inşa etme hareketini başlattı. Bu hareketten önce de İslami medreseler vardı; ama devletin idaresi altında idi. İmam en-Nânûtevî eğitim kurumlarını başlatırken, okulun eğitim programının hür olabilmesi ve idari baskı olmaması için, hiçbir devlet kuruluşundan yardım almamaya, yalnızca Müslümanların yardımlarıyla bu hizmetleri yürütmeye karar verdi. Eğitim ve öğretimin yanı sıra fikri eğitime, İslami bilinçlenmeye ve dini hamiyet ruhunun gelişmesine çok önem verirdi.

Bu İslami medreselerin, dünyanın en ücra köşelerine kadar gerçekleştirdiği büyük çalışmaların ve geniş faaliyetlerin kıymeti basit görülmemelidir. Bu konudaki tafsilatlı açıklamaları hazırlamış bulunmaktayız; fakat Şeyh Erşed Medenî de bu konuya değineceği için bu hususta sözü zatı âlilerine havale ediyoruz.

Muhterem Kardeşlerim! Bu merasimin ve ilmi buluşmaların şu an İslam âleminin en seçkin devleti Türkiye’nin tarihi şehri İstanbul’da yapılıyor olması, Haydarâbat’ta Yüksek İslam Üniversitesi için izzet, şeref ve övünç kaynağıdır.

Bu toplantı, Uluslararası İmam Muhammed Kasım en-Nânûtevî Ödül Komitesi genel sekreteri Dr. Muhyiddin bin Muhammed Avvame tarafından tertip edilmektedir. İstanbul, asırlar boyunca hilafetin merkezi ve İslam birliğinin alameti olmuştur. Bu mübarek yerden sabit olan haberler ve bu topraklardan gönderilen tebliğler, İslam ümmeti tarafından baş üstü kabul ediliyordu. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu şehrin fethini temenni etmiş ve fethe katılacaklara ecir ve sevap vaat etmiştir.

Belki de İslam ümmeti, Mekke-i Mükerreme ve Kudüs-ü Şerif’in fethinden sonra bu asil şehrin fethine, İslam sancağı ve koruması altına girmesine sevindikleri kadar başka bir fethe sevinmemişlerdir; çünkü bu şehir, İslam’ın Batı’ya giriş kapısı olmuştur.

Yine bu şehir, Peygamberimiz muhacir olarak Medine’ye geldiği zaman kendisini ağırlayan Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (Radıyallahu Anh) toprağına defnedildiği şehirdir.

Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (Radıyallahu Anh) Peygamberimizi ağırlaması, onun muhabbetini gözüne sürme gibi çekmesi ve kalbini ona bağlaması gibi, Türkiye toprağı da İslam’ı ağırlayıp onu; kalbinin neşesi, gözünün nuru ve gönlünün cilası kabul etmiştir.

Vakıa şu ki; Türk kardeşlerimizin İslam’ı korumak, şeriatı müdafaa etmek, dini yaymak ve İslam âleminin sınırlarını genişletmekteki çalışmalarının tarihte bir benzeri yoktur. Ve tarihe altın mürekkeple yazılmalıdır.

Şu da bir gerçektir ki; Türklerin bu izzete, şerefe, hürmete ve parlaklığa nail olmalarının; köşede kalmış, meçhul bir toplum olmaktan kurtulup, güzelliklerle dolu, faziletlerle bezenmiş ve şanı yüce bir ümmet olmaya intikal etmelerinin tek sebebi İslam’dır.

Mukaddes Hicaz tarihi, İslam tarihi olmaksızın ruhsuz ve boş bir tarih olduğu gibi Türklerin tarihi de İslam dini ve bu din ile olan alakaları göz ardı edildiği takdirde azametten ve saâdetten yoksun bir tarih olmaktadır.

Bundan dolayı şu fırsatı ganimet bilerek, Türk kardeşlerimizi batıdan doğuya, Avrupa âleminden İslam âlemine, başka nizamlardan İslam’a hicret etmeye davet ediyoruz.

Bu münasebetle, Türk kardeşlerimizi muhabbet selamı ile selamlıyor ve ecdadının hanif din üzere istikamet yolundaki gayretlerini takdir ediyoruz.

Haydarâbâd Yüksek İslam Üniversitesi’nin vereceği bu ödülü sultanların, emirlerin, valilerin adına değil de, İslam ümmeti mücahitlerinden bir mücahidin, ihlaslı bir İslam askerinin ve bu dine hizmet edenlerden birinin adına vermeye başlamasının sebebi, Müslümanlar için hüküm ve saltanatın, şeref ve iftihar vesilesi olmadığını, bilakis izzetin, şerefin ve üstünlüğün yegane sebebinin, dine ihlasla hizmet etmek olduğunu ifade etmektir.

İşte; ilk defa bu ödül, bütün güzellikler kendisinde toplanmış asil bir zat olan muhterem ve fazilet sahibi Şeyh Mahmud Efendi’ye verilecektir. Allah kendisini muhafaza etsin ve bize ondan istifade etmeyi nasip etsin.

Bu zatın, ilme ve İslam davetine yaptığı hizmetlerin herhangi bir tanıtıma ihtiyacı yoktur.

Hiç şüphesiz onun ilmi, medreselerdeki çalışması ve bu medreseler yoluyla Kitab ve Sünnet’in ilimlerini yaymakta göstermiş olduğu kesintisiz hizmetleri, ebedi olarak hatırlanacak ve tarihe altın harflerle yazılacaktır.

Şöyle söylesek mübalağa etmiş olmayız: Mahmud Efendi’nin ilim ve gayretinden sadece Türkiye’de yaşayanlar istifade etmiş değildir. Bilakis çalışmalarının dünyanın birçok beldesinde yayılması ve onu henüz görmemiş insanların bile çalışmalarından istifade etmeleri sebebiyle bu zat bütün İslam âleminin medar-ı iftiharıdır (övünç kaynağıdır).

Asrımızda İslam atılımını anlatacak tarihçilerin Şeyh Efendi’yi unutması mümkün değildir. O, bu meyanda zikredilmeye ve gösterdiği gayretleri anlatılmaya en layık olandır.

Allah-u Teâlâ’dan şu toplantıyı kabul etmesini ve Şeyh Efendi’nin ömrüne bereketler ihsan edip, hizmet ve gayretlerini kabul etmesini, bizleri de ona uyup izinden gitmeye muvaffak kılmasını niyaz ediyorum.

İşin nihâyetinde söyleyeceğimiz:

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Bu selamlama konuşması hususunda hazırladığımız mûcez kelimeleri, vaktin darlığından dolayı, özetleyerek ifade edeceğiz.

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve Selam gönderilenlerin efendisi, Peygamber Efendimiz (Sallahu Aleyhi ve Sellem)‘in ve Onun Al-i, Ashab’ının ve kıyamete kadar onlara hayırla tâbi olanların üzerine olsun.

Bundan sonra; Efendimiz (Aleyhisselam) şöyle buyuruyor: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmiş olmaz.” (Tirmizi: 35) Yine Efendimiz şöyle buyuruyor: “Herkim, size güzellikle övgüde bulunursa; ona karşılığını verin, eğer ona karşılık verecek bir şey bulamazsanız, ona karşılık olarak dua edin. Tâ ki, gönlünüz ona mükâfat verdiğine kanaat getirinceye kadar.” (Tirmizi) Bu iki esas ile amel etmek için her ne kadar bu makama ehil olmasam da, ancak Aziz ve Celîl olan Allah’a yalvararak ve bize fazlından verdiği bolca nimetlere karşılık hamd-u sena ve şükür ile ona yönelerek bu vazifeyi îfa etmeye çalışacağım ki Sübhan olan Allah bizi bu makamda toplayarak İslam’ı ve Müslümanları hayır ile müjdelemekte yine İslam ve Müslümanlar için bu dinin istikbalde yükseleceğini ve parlak günlere ulaşacağını Allah’ın izni ile haber vermektedir. Sonra birçok meşguliyetiniz ve zaman darlığınız bulunmasına rağmen ve birçok meşakkati üstlenerek tertiplediğimiz bu mânidar davetimize icabet ederek bizleri şereflendirdiğinizden dolayı size teşekkürlerimizi arz ediyoruz.

Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Ey kalpleri LÂ İLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDU’R-RASÛLÜLLAH sevgisi ile dolu ve diri(uyanık) kalp sahipleri! Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Allah hepinize hayırlı uzun ömürler versin. Sizi ve gittiğiniz yolu güzel eylesin ve bu vesile ile sizi cennetine yerleştirsin.

Değerli âlimler ve kıymetli misafirler! Muhakkak ki siz gerçekten peygamber varisleri ve hidâyet vesilelerisiniz. Şu bir gerçektir ki, âlimlerin; orta seviyeli Müslümanlar ve diğer Müslümanlar (bütün insanlar) katında yüce bir konumu vardır. Konumlarına göre de mesuliyetleri vardır. Bu sebeple ulemanın mesuliyetleri diğerlerinden fazladır. Din ve dünya ile alakalı birçok konularda Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: “Yeryüzündeki ulemanın misali; kendisine kara ve denizde karanlıklardan kurtulmak için uyulan yıldızlar gibidir. Nitekim; yıldızlar söndüğü zaman yolcular yolunu şaşırırlar.” İşte bu hadiste, ulema yıldızlara benzetilmiştir. Hadis-i şerifte ulemanın yıldızlara benzeme yönünü anlamak için, Allah’ın kitabına müracaat edecek olursak elbette yıldızlar için üç temel özellik buluruz.

Birincisi; Semanın yıldızlarla süslenmiş olmasıdır ki “Muhakkak ki Biz dünya semasını yıldızlarla süsledik.” (Mülk Suresi: 5)

İkincisi; Yolların kendisiyle bulunmasına ve helak edici karanlıklardan kurtulmaya vesile olmalarıdır. Nitekim Allah-u Teâlâ “Onlar yıldızlarla doğru yolu buluyorlar” (Nahl Sûresi: 16) buyurmuştur.

Üçüncüsü ise; Yıldızlardan her birinin şeytanlara karşı Allah’ın kırbacı olmasıdır. Nitekim Mevla Teâlâ’nın; “Biz, o yıldızları şeytanları kovmaya birer vesile kıldık” (Mülk Sûresi: 5)

Bu teşbih ışığında düşündüğümüz zamanda ulemayı ilgilendiren şu üç sorumluluğu buluruz.

Onlardan birincisi; Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ahlâkı üzere olup ümmetin kendisiyle süslendiği(tabi olduğu) faziletli bir yol üzere olmalarıdır. Her birinin Allah’a davet eden bir çağırıcı olmaları ve Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yüksek ahlâkı ile süslenmeleridir. Tâ ki insanlar onların etrafında toplanıp, istenildiği şekilde onlardan istifade etsinler. İkincisi ise; ümmete önder olup, onları zahiri ve manevi rezil ahlâklardan uzaklaştırmalarıdır. Üçüncüsü de; ümmeti kültürel bunalımdan, fikrî ve amelî sapmalardan korumalarıdır. Zira bunların hepsi şeytandandır. Bunun da en büyük destekçisi insan ve cinden olan önderlerdir.

Muhteremler! Muhakkak ki Muhammed Kasım en-Nanûtevî Hocaefendi, Hindistan Diyubend’de, Daru-l Ulum İslam Fakültesini tesis edendir. Kıymetli konuklar! Haydarâbâd Yüksek İslam Enstitüsü eğitim-öğretim, davet ve fikir kurumudur. Furu’ ve güncel meselelerde dinin kaidelerine yapışarak orta bir yol takip etmektedir.

Bu medreselerden mezun olanları Akâid, Tefsir, Hadis-i Şerif, İslam Fıkhı, İslam’a davet ve İslami düşünce gibi ilim sahalarında yetiştirmeye çalışmaktadır. Muhtelif sahalarda önder yetiştirmede, ilmi risaleler ve araştırmalar hazırlamada düsturlu olmanın lüzumu ve fıkhi meseleleri güncelleştirmede orta bir İslami fikri oluşturma arzusuyla ilk temel taşı, miladi 2000 senesinde konulmuştur. Medresemiz sırf Allah’ın fazlı keremiyle devam ederek tayin edilmiş, hedeflerinde büyük yol katetmiştir. Evet, işte bu 10. Senesinde de, davet ve ilim bahçelerinde ilmiyle âmil olan âlimlerin hizmet ve çalışmalarını takdir etmek için şehâdetnâme gibi ödülleri dağıtması sevindiricidir.

Buradan hareketle, Hint kıtasında İslami tedrisat atılımının müceddidi ve eğitim kurumlarımızın müessisi İmam-ı Muhammed Kasım ibn-i Esed ibn-i Gulam Şah ibn-i Muhammed Bahş en-Nanûtevî es-Sıddîkî Hazretlerinin yaptığı sa’y-u gayret ve üstün hizmetlerini yaşatmak kasdıyla, onun adına ödül verme fikri kararlaştırılmıştır.

Muhtelif kültür ve davet sahalarında başarılı ve tecrübeli alimlere karar verilmesi takdir edilmiştir. Biz bu ödülü, asırlara ve insanlara dinî hamiyet ve İslamî gayret ruhunu yaymakta pek açık eserleri olan bu mübarek ve yüce şahsiyet adıyla isimlendirdik.

“Efendiler! İmam Kâsım en-Nanûtevî Daru’l Ulum Diyubend Üniversitesini derin İslamî anlatış ve meselelerini ince değerlendirme hususunda hassas terazi üzerine tesis etmiştir.

Bu üniversitenin üzerinde durduğu şeylerin en önemlisi Müslümanları İslam terbiyesi ve kültürü üzere yetiştirmek ,onları ilmî ve ruhî yönden yetiştirmektir. Ve bu camia İslam şeriatına şiddetle sarılmak, emanet ruhuyla İslam alametlerini korumayı cem etmek, bütün gücüyle ve elindeki tüm vesilelerle din havuzunu(ve çevresini) korumaktır.

İmam Kasım en-Nanûtevî, İngiliz Lord Michyle’ye yaptığı reddiyesinde; İslam medreselerinde yapılan faaliyeti şu sözüyle özetlemiştir. “Bizim talimden amacımız; kültür, medeniyet ve siyaset yönüyle İslam ahlâkı ile dalgalanan ve kalbi İslam nuru ile nurlanan, rengi ve soyu ile Hintli bir nesil yetiştirmektir.” İmam Kasım en-Nanûtevî bu sözü Lord Michyle’nin sarf ettiği şu söze karşılık söylemiştir. Bizim eğitim noktasındaki planımız, nesli ve rengi Hintli, düşünce ve anlayışı Avrupalı bir Hintli nesil yetiştirmektir.

Muhterem efendilerim! Gerçek şudur ki, Daru’l Ulum Diyubend, Diyubend’te kurulmuş olup talebelerin girip, okuyarak mezun olduğu ve bunun dışında bir gayesi olmayan bir müessese olarak düşünülmektedir. Bu telakki yanlıştır, böyle düşünenler yanılıyorlar. Bilakis muhtelif bölgelerde beşeri kaynakları çoğaltan, küçük büyük herşeyde İslamî temsil eden, İslam’ı koruma farzını hiç gaflet etmeden yerine getiren, İslamî merkezleri inşa etmeyi hedefleyen, şanı yüce bir harekettir.

Medrese faaliyetlerinden dindar, davetçi, eğitimci ve siyasi hareketler doğmuştur. Dînî hareketlerin başında, Muhammed İlyas Kandehlevi’nin tesis ettiği “Tebliğ Cemaati“ gelmektedir. Eğitim ve dava hareketlerinin en önemlisi Muhammed Ali Müngeri’nin riyasetinde Diyubend ulemasından Hindistan’ın büyük âlimi Mahmud Hasan Ediyubendi, ümmetin bilgini Şeyh Eşref Ali Tehanevi ve o asrın seçilmiş alimlerinden bir cemaatin kurduğu “Nedvetü’l-Ulema” (ulema meclisi)dır.

Müslüman âlimlerin arasında dayanışma, saflarının birleşmesi, faziletli olan eski ile menfaat veren yenilik arasını toplayan bir esasa yönelik dini medreselere teşvik etmek de bu hareketin hedeflediği gayelerden olmuştur.

Uluslararası İslamî İmam Kasım en-Nanûtevî ödülü, seçici kurulu tarafından ilk ödülün büyük davetçi, islah edici, Allame Şeyh Mahmud Efendi en-Nakşibendi el- Müceddidi Hazretlerine verilmesine karar verilmiştir.(Allah uzun ömür vererek bizi onunla faydalandırsın) ki o, Türkiye’nin en büyük İslam âlimlerindendir. Yeni nesili İslamî (anlayış ile) bilinçlendirmekte büyük emeği olan harikulade bir şahsiyyetdir. Din düşmanlarının hain planlarını ve İslam birliğini dağıtmaya çalışanları gerçekten çok iyi anlamış bir zattır. Sabır hususunda benzerine zor rastlanan, bu kıymetli zat bu davayı ve (İslamî) anlayış savaşını insanlara ulaştırmakta sıkıntıları yüklenmiş örnek birisidir.

Çünkü bu zamanda Osmanlı Devleti yıkılmış, yerine lâik bir devlet kurulmuş, bazı cahiller bütün sıkıntıların İslam’dan olduğunu zannederek din ve dinin alameti olan her şeyle harp etmeye başlamışlardır. Bu zor şartlar ve ağır durumlara rağmen Mahmud Efendi Hazretleri, kadın erkek binlerce hoca ve talebe yetiştirmeye ve hidâyet üzere Kitab’a, Sünnet’e sarılmış yüz binlerce insana vesile olmaya muvaffak olmuştur. Bütün bunlar böyle garip bir zamanda takdire şayan bir hizmettir.

İmdi şu iki büyük şahsiyyet olan İMAM MUHAMMED KASIM EN-NANÛTEVÎ ve ŞEYH MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİ’nin aralarındaki ortak yönlerine gelince, Medreselerin şubelerinin yayılmasında (gösterdikleri) üstün bir gayret ve tam bir önem sarf etmeleridir. Mahmud Efendi, şu geniş yeryüzünün âlimlere dar geldiği zor zamanda İslamî medreseleri inşa etmiştir. İmam en-Nanûtevî’nin geriye bıraktığı hizmet de aynıdır. Şüphesiz Mahmud Efendi Hazretlerinin hayatı, zamanımızda en hayırlı örnektir. Biz bu ödülü ona vermekle onun şahsiyetinin kadr-u kıymetini ziyade ettiğimizi iddia etmiyor, bununla ilim ve ehlini takdir etmeyi kastediyoruz. Şüphesiz Mahmud Efendinin hayatı, şartlar ve durumlar ne olursa olsun davete devam etmek ve hedefe ulaşmakta hem bugünümüz hem de geleceğimiz için en güzel ve en hayırlı bir örnektir. Allah-u Teâla’dan bu dosdoğru dini diriltmek hususundaki gayretlerine ve cemaatine bereketler vermesini istiyoruz. Allah-u Teâlâ cemaatinin ve bütün Ehl-i Sünnetin yeryüzünde yaptığı hizmetleri kabul etsin, çalışmalarını kabule şayan kılsın ve bütün günahlarını af etsin. Bu arada, Ödül Komitesi Genel Sekreteri olan büyük muhaddis, araştırmacı ve faziletli davetçi Muhammed Avvame Hocamızın oğlu değerli Üstad Dr. Muhyiddin Avvame Hocaefendi’ye yoğun gayret ve bereketli çalışmalarından dolayı büyük minnet ve teşekkürlerimizi arz etmeyi de unutmayalım. Çünkü o, bu merasimi icra etmekte elinden geleni yapmıştır. Ve bunların hepsi babası, üstadı ve bizim de üstadımız olan Muhammed Avvame Hocaefendi’nin terbiyesinin semeresidir. Allah-u Teâlâ kendisine ve eserlerine bereket versin. Kendisinde gördüğümüz faziletleri neslinde de görmeyi nasip etsin. Mevlâ, burada toplanan herkesi mükâfatlandırsın. Sevaplarını kat kat versin, adımlarını doğrultsun, muhakkak O, bu işe gücü yetendir. Allah’ım! Senden sevgini, Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıracak amelin sevgisini istiyoruz. Allah’ım! Bize, İslam dininde sebat ver, Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘e itaat ve muhabbet üzere canımızı al. Ona Allah’ın kitabını zabd ettiği, kaleminin yazdığı ve ilminin kuşattığı şeyler adedince salât-u selam olsun.

Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.

 

Bütün hamdler “İlim sahiplerini derecelerle yükseltir” buyuran Allah-u Teâlâ’ya mahsustur. Sonsuz salât-u selamlar “Âlimlere değer verin” buyuran Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ve Âl-i Ashâbının üzerine olsun.

Muhterem Efendiler! Şu an sizlere bazı alimlerin talebi üzerine şeyhimiz Mahmud en-Nakşibendî Hazretlerinin terceme-i hayatını arz edeceğim. Mevlâ Teâlâ onu dâimî yardımı ile kuvvetlendirsin. Cümlemizi gece ve gündüzün tuzaklarından korusun ve salih kulları ile haşretsin. İşte Hazret-i Şeyhimizin muhtasaran tercüme-i hayatı.

Mahmud Efendi Hazretleri’nin Dünyaya Gelişi ve Ailesi;

Mahmud Efendi Hazretleri, 1927’de Türkiye’nin kuzeyindeki Karadeniz bölgesinde Trabzon vilâyetinin Of kazasının Miço (Tavşanlı) köyünde doğdu. Babası Mustafa oğlu Ali Efendi, annesi Tufan kızı Fatıma Hanımefendi, verâ ve takva ile maruf muhterem kimseler idiler.

Ali Efendi, köyün camisinde imamlık yapar, aynı zamanda kendi tarlasında da ziraatla meşgul olurdu. Tarlası camiye uzak olmasına rağmen vazifesini hiç aksatmaz, mutlaka camiye gelir, ezan okur ve namazı kıldırırdı.

Bazen köylüler camiden uzak olan tarlalarında ziraatla meşgul olduklarından camiye gelemezler ve Ali Efendi namazı tek başına kılmak zorunda kalacağını bildiği halde işini bırakır, yine de namazını camide kılardı.

Ali Efendi ibadetine düşkün, çokça Kur’ân okuyan ve kanaat ehli bir kimse idi. 1954 senesinde zorluklarla biriktirdiği parasıyla hacca gitti ve Mekke-i Mükerreme’de rahatsızlanarak vefat edip Cennetü’l-Me’lâ’da, daha önce orada vefat etmiş bulunan babası Mustafa Efendi’nin yakınına defnedildi.

Annesi Fatıma Hanım, kul haklarına çok dikkat ederdi. İneklerini meraya götürürken kimsenin bahçesinden otlamasın diye ağızlarını bağlardı. Kazara bir ineği başkasının bahçesinden otlayacak olsa hemen sahibinden helallik ister ve o inekten sağdığı sütün tamamını bahçe sahibine verirdi.

İlme Başlaması, Hocaları ve İcazeti

Mahmud Efendi Hazretleri altı yaşındayken hafızlığını babası ve annesinde yaptı. Ailesinin ve yetiştiği çevrenin dindarlığının da etkisiyle küçük yaşına rağmen namazları camide kılıyor, nafile ibadetlere de ihtimam gösteriyordu.

Mahmud Efendi Hazretleri hafızlığını bitirdikten sonra Ramazan ayında Kayseri’ye gidip o bölgenin muteber ulemasından olan Tesbihcizade Ahmed Efendi’den sarf, nahiv ve farsça okudu. Kayseri’de bir sene kaldıktan sonra memleketi Of’a dönerek zamanın en meşhur kıraat âlimi Mehmed Rüşdü Aşıkkutlu Hocaefendi’den Kur’ân-ı Kerîm kıraat etti.

Belağat, ilm-i kelam, tefsir, hadis, fıkıh ve usûl-ü fıkh gibi sâir ulûm-u şer’iyyeyi ise aklî ve naklî ilimlerde mütehassıs ulemâdan ve Süleymaniye Medresesi dersiâmlarından olan eniştesi Çalekli Hacı Dursun Feyzî Efendi’den ikmal ederek henüz on altı yaşında iken icazet aldı.

Kendisi okurken, okutmaya başladığı talebelerini yedi sene kadar okuttuktan sonra askere gitmeden icazet verdi (ki o tarihlerde bu, başarılması çok zor bir işti).

Şeyhi Ali Haydar Efendi’yle Tanışması

Askerde bulunduğu sırada ise hayatının seyrini değiştirecek olan en büyük üstadı ve şeyhi Ali Haydar Efendi’yle tanıştı. Ali Haydar Efendi Hazretleri Osmanlı sultanlarından son dört padişahın huzur hocalarından olup, Meşîhat-ı İslâmiyye’de Hey’et-i Te’lîfiyye Reisi idi.

Müteassıb bir Hanefî olan Ali Haydar Efendi “Dört mezhebin fıkıh kitapları kaybolsa Allah’ın yardımıyla hepsini ezberden yazabilirim” diyecek derecede (ki bizzat ben bu sözü ondan nakledenle görüşmüş idim) dört mezhebin fıkhına da vâkıf biriydi ve aynı zamanda dört mezheb müftüsüydü.

Mecelle’nin büyu’ ve icâre bölümünün hazırlanması da kendisine tevdî edilmiş, Kendisinin seçtiği sekiz kişilik ilmî bir heyetle bu kısmı itmam etmişti. Daha sonra İstanbul müftülüğü ve diyanet işleri reisliği yapmış olan Istılahat-ı Fıkhıyye kitabının (eşsiz bir kitaptır) sahibi büyük Allame Ömer Nasuhi Bilmen gibi muktedir bir fıkıh alimi bu heyette kendisinin dördüncü kâtibiydi.

Ali Haydar Efendi’nin şanının yüceliğini ispat etmeye şu kıssa yeter:

Son devir Osmanlı ulemâsının en büyüklerinden sayılan merhum Zâhidü’l-Kevserî’ye bir fetvasından dolayı Meşîhat’ta çıkışmıştı. (Ali Haydar Efendi, Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) meşrepli bir kimse idi.) Sonra Kâhire’ye gidecek olan talebesi Emin Saraç Hocaefendi ile: “O şimdi muhâcir oldu, ben bir defa kendisine çıkışmış idim, hakkını bana helal etsin” diye kendisine haber gönderdiğinde Zâhidü’l-Kevserî O’nun hakkında: “O bizim üstadımızdır, her zaman bize çıkışma hakkına sahiptir” diye kendisinden övgüyle bahsetmişti.

İşte Mahmud Efendi Hazretleri; murad kullardan olduğu için böyle büyük bir âlim ve şeyh olan Ali Haydar Efendi, kendisinin ayağına gönderildi. Yani Mahmud Efendi şeyhini bulmadı, bilakis şeyhi onu buldu. Bu kıssa gerçekten acayip bir kıssadır ve İslam alemi şu merasim nedeniyle bunu çok merak etmektedir.

Şöyle ki: Ali Haydar Efendi’nin kırk sene evvel vefat etmiş olup Bandırma’da medfun bulunan şeyhi Ali Rıza Bezzaz Hazretleri bir gece İstanbul’daki tekkede bulunan Ali Haydar Efendi Hazretleri’ne manevi yolla zuhur edip, bir askeri işaret ederek; “Bandırma’ya hemen gel ve buradaki emaneti al” diye emir buyurmuş.

O günlerde Mahmud Efendi orada askerde bulunuyordu. Fakat Ali Haydar Efendi’yi tanımıyordu. Bunun üzerine Ali Haydar Efendi doksan yaşlarında olmasına rağmen şeyhinden aldığı işaretle derhal İstanbul’a vapurla beş saat mesafede olan Bandırma’ya gidip, Tekke Câmiine varmış ve yanında bulunan müridlerine: “Burada bir asker var. Onu bulun ve bana getirin” buyurmuş.

Bu emir üzerine Bandırma’da bir asker aramaya başlamışlar. Fakat bu askerin adını ve adresini bilmiyorlardı.

Bundan sonrasını Mahmud Efendi Hazretleri şöyle anlatır ki, ben ve bazı yol arkadaşlarımız hacda, otobüsle Medine’ye giderken kendisinden bizatihi dinlemiştik. “Küçük yaşlarımdan beri âlimlere, şeyhlere karşı muhabbetim vardı. Nerede bir âlim, bir Allâh dostu olduğunu öğrensem onu ziyaret ederdim.

Bandırma’da acemi birliğinde askerlik yapıyorken orada da ziyaret edip, duasını alabileceğim âlim bir zat, bir şeyh efendi var mı diye merak ediyordum. Orada Halil Efendi isminde takva sahibi bir zat vardı. Bir keresinde ona: ‘Buralarda şeyh yok mu, ziyaret edip bereketlensem?’ diye sordum.

O da bana, Ali Rıza Bezzaz Efendi Hazretleri’nin kabrini göstererek: ‘Bu zatın halîfesi var, lakin o da İstanbul’da’ dedi.

Bunun üzerine ben, o zatın kabrini ziyaret ettim. Duasına nâil olmak için onun halifesini de ziyaret etmeyi istedim. Bunun üzerine o andan itibaren kalbim hayatta olan o veliye doğru aktı ve onunla buluşabilme fırsatını kollamaya başladım.

Bir gün Bandırma’da deniz kenarındaki Haydar Çavuş Câmiinde cuma namazını eda ettim. Namazdan sonra câminin bir köşesinde beyaz sarıklı, beyaz cübbeli, gâyet heybetli ve nûranî bir zat gördüm. Anladım ki, bu zat manevî sultanlardan biridir. O zatın kim olduğunu sorduğumda bana: “İşte o zat senin görmek istediğin Ali Haydar Efendi Hazretleridir” dediler.

Çok sevindim ve onunla görüşmek istedim. Fakat yakınları temkinli davranıp, bana: “Zaman çok kötü, bu zat devlet tarafından takip edilmektedir, şâyet gece vakti filancanın mekanına gelirsen onunla görüşebilirsin.” dediler. Hal böyle olunca, gece onu ziyarete gittim. Fakat bu sefer de “Şeyh rahatsızlanıp erken yattı.” dediler. Mahzun olarak geri döndüm. Bir gün sonra tekrar o eve gittim. Bana şeyhin burada olduğu söylendi. Onu orada gördüm ve çok sevindim. Huzuruna girdiğimde: “İşte kitaplarını kendisine bırakacağım kişi budur.” dedi. Beni kendisine şeyhinin, alemi manada teslim ettiğini bildirdi ve kendisinden asla ayrılmamamı tenbih etti. Bir daha da onu hiç bırakmadım.” (Efendi Hazretlerinin sözü burada bitti.)

Ali Haydar Efendi, yirmi dört defa hapsedilmişti. Bazen hapsedildiğinde bir senede bazen de altı-yedi ayda çıktığı olurdu. Merhum oğlu Halid Efendi “Küçüklüğümüzde babamızı pek göremezdik” derdi.

Dört defa idama mahkum olup, sabah idam edileceğine dair eline mühür vurulmuştu. Bu mahkumiyetlerin birinde, mâna aleminde şeyhi Ali Rıza el-Bezzâz Hazretlerini gördü. Şeyhi ona ”Otuz üç kere Fetih Sûresini oku, kurtulursun“ dedi.

Bunun üzerine Ali Haydar Efendi okumaya başladı.Kendilerine tesbih verilmesi de yasaktı. Fetih Sûresini ezberden otuz üç defa okuyup saymakta hata olmasın diye her okuduğunda duvara bir çizgi çiziyordu.

Hapistekilerden biri “Ne yapıyorsun hocam” diye sorunca, durumu ona anlattı. O zat “Ben ezberden bilmiyorum, her okuduğunda benim içinde bir çizgi çizer misin?” dedi. Öyle yaptılar, Ali Haydar Efendi ve o zat kurtuldular, diğerleri ise idam edildiler.

İşte böylece Allah-u Teâlâ, Ali Haydar Efendi’yi idamdan kurtardı ki, şeyhimiz Mahmud Efendi ile buluşup onu yetiştirsin.

İlme Verdiği Önem ve Dînî İlimleri Neşri

Şeyhi Ali Haydar Efendi’nin vefatıyla Mahmud Efendi Hazretleri’nin hayatında yeni bir merhale başlamış oldu. Bir taraftan imamlık yaparak cemaatle, bir taraftan talebe okutmakla, diğer bir taraftan da Ali Haydar Efendi’nin vasiyeti üzerine tarikat ehli ihvanını nakşî, müceddidî, hâlidî usulü ile irşâd ediyordu.

İmamlık yaptığı İsmail Ağa Câmiini hem tekke, hem medrese, hem de emr-i bi’lmâruf ve nehy-i ani’l-münker merkezi olarak kullanıyordu.

Osmanlı medreselerinde takip edilen usul üzere daha askere gitmeden önce memleketinde birçok talebe okutmuş ve birçok kimselere icazet vermiş olan Mahmud Efendi Hazretleri’nden İstanbul’da da birçok imam, vaiz ve müftü ders aldı.

Kendisi daima insanları ilme, amele ve ihlasa teşvik etti. O zamanlarda ilim okumak ve okutmak, hiç de kolay değildi.

Osmanlı devleti yıkılmış ve çekilen sıkıntıların tamamı kendini bilmez bir takım insanlar tarafından dine mal edilmiş, dine ve dine alâmet olan her şeye savaş açılmıştı. Binlerce âlim idam edilmiş, bir o kadarı sürgüne gönderilmiş, işkenceye tabi tutulmuş ve niceleri gece yarıları evlerinden ve ders okuttukları yerlerden alınıp götürülmüş, kendilerinden bir daha haber alınamamıştı. Haberlerini soranlar aynı şekilde işkencelere tabi tutulmuştu.

Yüzlerce câmi, medrese, tekke tahrip edilmiş, bazıları depo ve ahır haline getirilmişti. Dini eserler ve kitaplar yakılıp yok edilmiş, Osmanlı Devlet arşivleri bile yurt dışına hurda kağıt olarak satılmıştı.

Sakallılar, sarıklılar papaz, çarşaflılar da rahibe hatta fahişe diye yaftalanmıştı.Bu maksatla bir çok filmler hazırlanmış, meydanlarda çarşaf çıkarma merasimleri icrâ edilmişti. Çocuklar bu temel üzerine yetiştiriliyordu. İnsanlar körü körüne Avrupayı taklit etmeye başlamış ve bu yüzden de şer-i ölçülerin tamamı terk edilmişti. Namaz kılanlar, sakallı olanlar, hatta başı kapalı olan hanımlar bile resmi daireden kovulmuş başka yerlerde çalışmalarına mani olunmuştu.

Arapça harflerin kaldırılmasıyla insanların, dini kaynaklara ulaşmaları engellenmiş ve tarihe yön vermiş, dünyaya adalet ve medeniyet dağıtmış koca bir millet kendi değerlerinden uzaklaştırılarak cahil bırakılmıştı.

Köylerde cenazeleri kaldıracak, ramazanlarda teravih kıldıracak ve mukabele okuyacak kişileri bulmak bile zor hale gelmişti. Avam halk; Kur’an-ı Kerîm’i okuyamaz, namaz kılmayı bilemez, dîni vecibelerden bîhaber ve dahî îman şartlarını sayamaz ve kelime-i şehâdeti bile telaffuz edemez hale gelmişti. On sekiz sene ezan-ı Muhammedî Türkçe okutulmuş, Arapça okuyanlar engellenip hapse atılmıştı.

Dînî ilimleri içeren kitaplar bir yana, Kur’an-ı Kerîm okumak bile yasaklanmıştı. Bu şartlar altında dînini öğrenmek isteyenler köşe bucak kaçarak dağlarda, mağaralarda, ahırlarda ve mezarlıklarda dışarılara nöbetçiler bırakarak ders okumaya çalışıyorlardı.

Bu ağır şartlar içerisinde Mahmud Efendi Hazretleri’nin erkekli kadınlı binlerce hoca, on binlerce talebe yetiştirmesinin ve milyonlarla ifade edilen sakallı erkeklerin ve çarşaflı kadınların sünnete tabi olarak yetişmesine sebep olmasının her türlü takdirin fevkinde bir hizmet olduğu aşikardır.

Mahmud Efendi’nin hizmetleri bereketiyle Türkiye’de mübarek bir nesil yetişti. Gençlerin sakallarına jilet vurmaması, sarık, şalvar, cübbe giymeleri, hafızlık yapmaları ve Kur’an ilimlerini tahsil etmeleri, genç kızların çarşaf giymeleri ve küçük yaşlarda Kur’an’ın manasını anlayacak seviyeye ulaşmaları, hiç şüphesiz büyük bir gayretin ve yüce bir mânevî tasarrufun eseridir.

Mahmud Efendi Hazretleri hemen hemen bütün illeri, kasabaları ve binlerce köyü gezerek emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker yaparken daima insanları ilim öğrenmeye çağırıp durmuştu. Kendisine “Bir emriniz, bir arzunuz var mı?” diye soranlara daima “Her mahalleye bir kız bir erkek medresesi yapın” diye cevap verirdi.

Kendisinin ilme teşvik babındaki bazı sözleri şöyledir:

Ey talebeler! Sizler, kurumuş toprakların yağmur yüklü bulutları, direksiz kubbenin direklerisiniz.

Ömrümden üç nefesim kalsa size okuyun, okuyun, okuyun derim.

Sizin yerinizde olsam bu sabah kahvaltı yapmadan ilme başlardım.

Ulemâya Hurmet ve Nusreti

Ulemâya, talebelere çok hürmet eder, ihtimam gösterir ve onların müşkülleri ile bizzat ilgilenirdi. İlmiyle âmil olmayan âlimlere olsun, mücerred hâfızlara olsun son derece tâzim eder, huzuruna girdiklerinde ayağa kalkar, uğurlarken kapıya kadar refâkat eder, hatta arabada dahi ön koltukta oturan hâfız ise ayaklarını ona doğru uzatmaz, derli toplu otururdu.

Okuyanlara ve okutanlara maddî ve mânevî yardım etmekte elinden gelen her türlü imkânı kullanırdı.

1962 yılında ders halkasına katılan Konyalı bir talebesi şöyle anlatmaktadır: “Fatih’te müezzindim. Sabah namazından sonra İsmail Ağa’ya gider, öğleye kadar Hocaefendiden ders okurdum. Öğleden sonra da müzâkere ve mutâlaa ile ilgilenirdim. Beş tane çocuğum vardı. Evin kirasını ödemekte de zorlanıyordum. Ek işte çalışmaya ve okumayı bırakmaya karar verdim.

Bir gün dersten sonra Hocaefendi’ye durumu arz ettim. Çok müteessir oldu. Bana beklememi söyleyip, kendisi kalkıp evine gitti, hanımının bileziklerinden üç tane alıp geldi. ‘Al, bunlar sana hediyemizdir. Bozdur kiranı öde, lâkin dersten geri kalma’ dedi.

İlim ve Tarîkatı Birleştirmesi

Mahmud Efendi Hazretleri, şeyhi Ali Haydar Efendi Hazretleri gibi ilim ve tasavvufu cem eden zülcenâheyn bir zat idi.

Mahmud Efendi, tarikat üzerinde titizlikle durmakla birlikte şer-i şeriften zerre kadar taviz verilmesine de asla müsaade etmemiştir. O dâimâ rüyalara, zuhuratlara, keşiflere, kerametlere ve sâir hârikulâde hallere fazla itibar edilmemesi gerektiğini, asıl maksadın şerîat caddesinde istikamet etmek olduğunu her zaman dile getirmiştir.

Aşağıda zikredeceğimiz sözleri bu mevzûda ne kadar hassas davrandığını gözler önüne sermektedir:

Mürşid olarak bilinen bir şahısta şerîatı tatbik var ise, o şahısta tarîkat da vardır. Şerîat yok ise tarîkat da yoktur, o şahıs mürşid olamaz.

Kendinizi rüya veya zuhuratta çok güzel hallerde görebilirsiniz. Şerîata aykırı hal ve hareketleriniz olduğu halde böyle rüyalar görüyorsanız, biliniz ki bu rüyalar sizin için istidractır. Bu kadar çalışmalarımız niçin? Şerîatı iyi becerelim diye. Dön dolaş hep şerîat.

“İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhu) Hazretleri şöyle buyuruyor; ‘Şerîatın hakîkatine kavuşmak için şerîatın sûretine uymak şarttır. Çünkü velâyetin (velîliğin) ve nübüvvetin (nebîliğin) bütün kemalleri, şerîatın sûreti üzerine kurulmuştur.

Şerîat ve Sünnete İttibâsı

Mahmud Efendi Hazretleri insanları sadece sözüyle değil haliyle de ilme ve ibadete teşvik etmiş, başladığı hiçbir ibadeti gece olsun, gündüz olsun bırakmamış ve istikametiyle de görenleri gayrete getirmiştir. Daima “İstikamet, kerametin ta kendisidir” buyururdu.

Farz namazların evvel ve âhirindeki sünnet namazların hâricinde teheccüd, işrak, kuşluk, evvâbîn, tahiyyetü’l-mescid ve abdest şükür namazı gibi nevâfili hiç terk etmemiş hatta bir defasında “Kuşluk namazını terk edeceğine, Mahmud ölsün daha iyi” buyurmuştur.

Pazartesi-perşembe orucunu, Ramazan’ın son on günü itikâfı terk ettiği görülmemiştir. Hadîs-i şeriflerde zikrolunan nâfile namaz, oruç ve zikir gibi ibadetlere devam etmiş, Müslümanları da teşvik etmiştir.

Efendi Hazretleri’nin unutulmuş sünnetleri diriltmesi, sünnetlerin dışında edeplere bile farz gibi riâyet etmesi herkes tarafından bilinen apaçık bir gerçektir. Ve bu insanlar tarafından sevilip takdir edilmesine vesile olmuştur.

Türkiye’de ve dışında “Takva” denilince, “Sünnet-i seniyyeye ittibâ” denilince akla gelen ilk isim olması şeriata, tarikata ve hakikate dikkatinin neticesi ve ahiretten önce dünyadaki müjdesidir.

Bir ara cemaatinin “Mahmudçular” ismiyle zikredildiğini duyduğunda çok üzülmüş ve cuma hutbesinde şöyle söylemiştir: “Mahmudçular diyorlar. Allâh aşkına! Ben yeni bir din mi îcad ettim?! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in günlük hayatta tatbik edilen dört bin küsur sünneti vardır, dördünü terk ettiğimi gören arkamda namaz kılmasın.

Zikir ve Tebliğe Verdiği Önem

Mahmud Efendi Hazretleri şer-i şerîfi bütün olarak gördüğü için sadece ilimle meşgul olup ibadette, zikrullâhın medresesi mesabesinde olan tarîkat vazîfelerinde, dîni tebliğ etmekte ve emr-i bi’l-mâ’ruf nehy-i ani’l-münker yapmakta gevşeklik gösterilmesini asla tasvip etmezdi.

Bu mevzu ile alâkalı sarf ettiği şu sözleri zikretmek onun yolunun bir nebze olsun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Yatmadan evvel biraz ders (tarîkat virdi) ile meşgul olalım. Teheccüt namazından sonra devam edelim. İşrak vakti bitirelim. Ondan sonraki bütün vakitlerimizi ilme harcayacağız.

Zikrullah, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e en büyük ittibâdır. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)zikirsiz durmazdı. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bana zikri emretti ben de zikrediyorum’ demeli ve sabah akşam durmadan Allâh-u Teâlâ’yı zikretmeli.

Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker yapılması gerektiğini beyan ederken şöyle derdi: “İstanbul’un bütün evleri medrese olsa emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker olmasa bir değer ifade etmez.” “Allah aşkına acıyın bu insanlara. Sel gibi cehenneme akıyorlar.

Üstadı Ali Haydar Efendi’den şu sözü çokça naklederdi: “Dîn-i Mübîn-i İslam’ın devam ve bekâsı; emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin devam ve bekâsına, Dîn-i Mübîn-i İslam’ın inkırâzı (yıkılması) ise emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münkerin terkine bağlıdır.

Son olarak; Şu Anda Kendisine Uyanların Hizmetleri

Mahmud Efendi Hazretleri’nin yetiştirmiş olduğu binlerce âlim, on binlerce talebe ve milyonlarca insan, onun hizmet ettiği şerîat, tarîkat ve hakîkat üzere kurulu bu nurlu yolu Türkiye’de, Orta Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da ve bazı Arap ülkelerinde yaşayıpyaşatmaya son derece gayret ve ihtimam göstermektedirler.

Allah-u Teâlâ, Mahmud Efendi Hazretleri’nin hayatından istifade ettirsin. Kendisine, cemaatine ve sizin gibi değerli alimlere daha nice makbul hizmetler nasip eylesin, dünya üzerinde bulunan Ehl-i Sünnet mensuplarının tamamının hizmetlerini makbul ve sa’ylerini meşkûr eylesin. Âmin!

Allah-u Teâlâ Hazretlerinden Mahmud Efendi Hazretleri’ni (Kuddise Sirruhu) ve cemaatini şu muhkem dini mubini İslam’ı ihyaya muvaffak kılmasını diler, onların ve bütün Ehl-i Sünnet cemaatinin hizmetlerini kabul etmesini niyaz ederiz.

 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Salât-u selam gönderilmişlerin efendisi, Efendimiz Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in, Ehl-i Beyt’inin ve tüm Ashab’ının üzerine olsun.

Değerli kardeşlerim! Allah yolunda kardeşim olan Muhyiddin Avvame Hocaefendi’ye, İmam Muhammed Kasım en-Nanûtevî adına Nakşibendi Şeyhi değerli Hocamız Mahmud Efendi’ye verilmek üzere düzenlemiş olduğu ödül töreninden dolayı teşekkür ediyorum.

Bu ödülün iki şahsiyyet arasındaki benzerlikten dolayı Mahmud Efendi’ye verilmesi de gâyet yerinde olmuştur. Çünkü Muhammed Kasım en-Nanûtevî, Hint kıtasında ilim meclislerinin ilk kurucularından olmuştur. Aynı şekilde Mahmud Efendi’de -Allah kendilerine uzun ömürler versin- bu zamanda Türkiye’de İslam medreselerinin kurucusudur.

Aralarındaki diğer bir benzerlik de Şeyh Muhammed Kasım en-Nanûtevî kişiliği itibarı ile alim, mürşit ve Allah yolunda mücahittir. İslam tebliğini yaymak ve dini muhafaza etmek için verdiği çabalar Hindistan’da bilinmektedir.

Özellikle de onun tarikat silsilelerinde marifet ve sülûkü(manevi yürüyüşü) “Çeştiyye, Kâdiriyye, Nakşibendiyye ve Sehrüverdiyye”de malumdür. Şeyhi kendisine bu dört tarikattan icazet vermiştir.

Mahmud Efendi Hazretleri de Nakşibendî silsilesinden icâzet sahibidir. Bu yönüyle de aralarında bir benzerlik vardır. Ben, Cenâb-ı Allah’a dua ve niyaz ederim ki Şeyh Mahmud Efendi Hazretleri’nin gölgesini (tasarrufatını ve berekatını) ve irşadını bütün müslümanlara yaysın.

Diğer taraftan Muhammed Kasım en-Nanûtevî Hazretleri, Diyûbend Daru’l-Ulûm Üniversitesi’ni kurmuştur. Bu üniversite sadece bir eğitim üniversitesinin ötesinde, bu zamanda İslam Medreseleri’nin tesisi için kurulmuş bir harekettir.

Bu üniversiteyi kurmuş ve bununla beraber kendi döneminde dört medrese daha inşa etmiştir. Bu üniversitenin kuruşundan sonra Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Afganistan, Burma, Afrika ve hatta Afrika ormanlarında, Avrupa ve Amerika’da bile binlerce medreselerimiz kurulmuş ve yayılmıştır.

Onun kurmuş olduğu medreseler bütün bu medreselerin esasını teşkil etmektedir. Bütün bunlar dine hizmet etmekte ve İslam davetini dünyaya ulaştırmak için çaba vermektedirler.

O sadece medresede eğitim veren bir Hocaefendi değildi. Bilakis o medresede hoca, tekkede mürşit ve savaş meydanında Allah yolunda cihat eden bir gaziydi.

Öyle inanıyorum ki bu vasıflar Hocaefendi’nin ve talebelerinin de vasıflarıdır. Onlar bugün de Allah yolunda cihat etmektedirler. İslami medreselerde eğitim vermektedirler.

Size saydığım dört silsileden eğitim vermektedirler. Onlar ihsan ehlidirler, tasavvuf ehlidirler, âlimdirler ve bugüne kadar dünyaya İslam’ı yayma görevi onların ve bu kurumların üzerindedir.

Ben bir defasında İngiltere’ye gittiğimde orada ki Oxford Üniversitesi’ne gittim. Orada Dr. Ferhan adında bir profesörle karşılaştım. Onunla oturduğumda bana dedi ki: Burada, Londra’da bir komite, konusu ‘fundamentalizm’ (kökten dincilik) olan bir konferans tertip etti. Bu konferansa Amerika’dan Avrupa’dan âlimler geldiler. Ben de o toplantıda bulundum.

Rusya Afganistan’da çöktükten ve komunizm dağıldıktan sonra bu konferansta herkes bir söz söylüyordu, bir söylem ifade ediyordu. Diyorlardı ki “Fundamentalizm dünya için bu zamanın en büyük tehlikesidir.”

Son olarak akşam bir karar aldılar ve dediler ki: “Dünyada Fundamentalizmin temeli Hindistan’dır.” Ben onların yanından çıktığımda ‘Hindistan’da ne var da fundamentalizmin temeli oluyor ve Amerika’daki, Avrupa’daki bilginler bu hareketi tehlikeli görüyorlar’ diye düşündüm. Kendi kendime dedim ki:” Olsa olsa aslı Hindistan’da bulunup şubeleri dünyanın her tarafında olan İslam Medreseleridir.”

Bu medreselerin temeli, Hindistan’daki Diyûbend Daru’l-Ulum Üniversitesi’dir. Bu üniversiteden mezun olanlar bütün dünyaya yayılmışlardır. Hindistan’da, Pakistan’da Avustralya’da, hatta Japonya, Afrika, Avrupa ve Amerika’da bile kurulmuştur. Buralarda İslam Medreselerini tesis etmişlerdir.

Hristiyan âlemi bunlarla rekabet halindedir ve bunları büyük bir tehdit ve tehlike olarak görmektedir. Bunun temelinde Allah kendisine rahmet etsin ki, Rabbani bir âlim olan Muhammed Kasım en-Nânûtevî Hazretleri’nin tesis ettiği medrese bulunmaktadır.

Ben Şeyh’i tebrik etmek istiyorum. Bizleri, Hindistan’dan ve Pakistan’dan âlimleri, davet etti. Dünyanın her tarafından âlimler geldiler ve onun şahsiyeti etrafında burada konuşuyoruz ve onun adına olan bir ödülü Mahmud Efendi’ye veriyoruz.

Muhammed Kasım en-Nanûtevî Hazretleri mücahit bir insandı. Kendisi Balkan Savaşlarına katılmıştı ve belki de bunu kimse bilmiyordu. Rusya, Balkanlar’da savaşa başladığında, Muhammed Kasım en-Nanûtevî Hazretleri, büyük bir Rabbani âlim olan dostu ve kardeşi Reşid Ahmed el-Kangûhî ile birlikte Hindistan’dan hicri 1249 yılında Balkan savaşına katılmak için yola çıktılar. Ancak o dönemde uçaklar yoktu, vapurlar da bulunmuyordu.

O gün kayıklarla yola çıkıyorlardı. Dört ayda Mekke-i Mükerremeye geldiler ve kafile Mekke-i Mükerreme’ye gelir gelmez Ruslar’ın Balkan’lara hâkim olduğu haberi geldi. Büyük bir sarsıntı ve üzüntü yaşadılar ve bundan sonra Hindistan’a döndüler.

Bu da gösteriyor ki, onlar sadece âlim değildiler, sadece hoca da değildiler, sadece mürşid de değildiler. Bunun yanında onlar, İslam davetini yaymak için ve İslam’ı korumak için çalışan büyük mücahit idiler. Allah’a temenni ile yalvarırım ki, bu çalışmaları katında kabul etsin.

Ve yine Allah-u Teâlâ’dan niyaz ederim ki Mahmud Efendi’nin (manevi) gölgelerini uzatsın. Ömrünü uzun ve bereketli eylesin.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Bütün övgüler âlemlerin Rabbi olan, yaratan ve tesviye eden, takdir eden ve hidâyete erdiren Allah’a mahsustur. Kendine rahmeti yazan ve mahlûkatına nimetini tamamlayan Allah’a hamd ederim. O Allah ki, peygamberleri müjdeleyici ve korkutucu olarak göndermiştir, ta ki insanların bundan sonra Allah’a karşı bir delilleri olmasın. Allah, Aziz ve Hakîm’dir.

Ya Rabbi! Seni tesbih eder, överiz. Yine de seni hakkıyla tesbih edemeyiz. Sen kendini övdüğün gibisin.

Salât-u selam, Rasûlüllah Efendimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun pâk olan Ehl-i Beyt’ine, ona indirilen nura tabi olan ve yardımlarını esirgemeyerek felaha kavuşmuş olan Ashab’ına olsun.

Allah’ım! Bütün hayır kapılarının anahtarı olan Efendimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Salât-u selam eyle. Onun hürmetine kapalı olan kapıları bize aç! Allah’ım! Ona ve Ashab’ına Salât-u selam buyur!

Ey fazilet, iyilik, yücelikler ve saadet sahibi âlimler, erkek ve hanım kardeşlerim ve ey bu güzel merasime katılan muhterem Müslümanlar! Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Kendi adıma asaleten ve burada konuşma yapmak üzere beni şereflendiren muhterem âlim kardeşlerim adına vekâleten söylüyorum ki; Hindistan Haydarabad Yüksek İslam Enstitüsünün güzel bir daveti ile ümmetin ulularından bir ulu zatı, muhterem bir âlimi ödüllendirmek için burada bulunuyoruz.

Bu zat atalarından kalma bir ululuk yaparak günümüzü köklü tarihimizle birleştirmiş, birçoklarının yaptığı gibi kitap yazmak yerine adam yazmıştır. Zaten kendisi yeryüzünde Allah’ın ahkâmını tatbik ederek gezen bir kitaptır.

Kendisi hidâyete ermekle beraber diğer insanlara da hidâyet kaynağı olan ‘Nurun ala nur’ (nur üzerine nur) olan bir zattır.Taşıdığı bu güzellikler insanlığa aksetmiş ve iyiliği emredip ve kötülükten nehyetmek suretiyle hakkın sancağını dalgalandıran ve bu nuru her mekâna taşıyan insanlar vücuda getirmiştir.

İşte bu zat yücelikler sahibi, tertemiz, pak ve takva sahibi bir âlim olan, Allah’ın kitabını koruyup, Rasulüllah’ın sünnetine sarılan, şeriatla hakikati birleştiren, şeriat ve hakikatin suretine bürünen ve bu sevgi kalbine içirilip gece gündüz ‘Allah’ım maksudum Sensin, matlubum da rızandır’ demeye devam eden, Efendim ve büyüğüm Mahmud Efendi en-Nakşibendî el-Müceddidî el-Halidî Hazretleridir. Allah onu koruyup gözetsin. Onun nefesini üzerimizde daim eylesin. Onun bereketleri ve yardımları ile bize menfaat versin.

Bu değerli İslam davetçisi, ilmiyle âmil bir mürebbî ve mürşid-i kâmil olan, söz ile hali birleştiren, müritlerini seyr-i sülükte (manevi yolda) yüksek makamlara ulaştıran, Şeriatı, hakikatı, İslam’ı, imanı ve ihsanı öğreten bu değerli zattan bahsetmek için buraya geldik. Bu zat için istersen ‘hak ile hakikati birleştirendir’ diyebilirsin. Veya “Şeriat, tarikat ve hakikat”i birleştiren veya ibadet ile ubûdiyyeti (kulluğu) birleştiren değerli bir âlimdir ’ dersin.

Bu başlığın yanı sıra bir vefa göstergesi olarak, fedakârlığının ve çalışmalarının, ihlâsının ve tecerrüdünün, dinine ve Rabbine olan sevgisinin ve zikrinin bir numunesi olarak, Muhammed Kasım Nânûtevî Hazretlerini de anmak üzere burada toplanmış bulunuyoruz. Bildiğiniz gibi o, dünyada sayılı ve hak yolda olan, İmam Kevseri’nin (Rahimehullah) ‘Hindistan’ın Ezheri’ diye tabir ettiği Diyûbend Hindistan Daru’l Ulum Üniversitesini kurmuştur.

Bu üniversite, rivâyet ve dirâyet yönüyle hadislerde ihtisas sahibi muhaddis âlimler mezun etmiştir. Hadis ilminde mütehassıs âlimler bilirler ki, metinlerini ve fıkhını zapt ederek muttasıl senetlerle hadisleri rivâyet etmek hususunda Hindistan ve Pakistan alimlerinin çabaları olmamış olsaydı, bu ilim bugün dünyadan neredeyse kalkmış olacaktı…

İşte bu Üniversiteyi tesis eden Muhammed Kasım en-Nânûtevî Hazretleri’nin adını taşıyan bu ödül de İslam ümmetinin âlimlerinden iki büyük âlimin ismini bir araya getirmiştir ki; Böylelikle geçmişlerimize ve sonradan gelenlere şükran borcumuzu yerine getirmiş, atalarımızın ve saygı değer büyüklerimizin çabalarına vefâ göstermiş, bizlere olan haklarına saygı duymuş oluyoruz; çünkü “insanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da teşekkür etmez” ve “Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklerimize acımayan, âlimlerimizin hakkını takdir etmeyen bizden değildir.

Haydarâbad Yüksek İslam Enstitüsü, bu toplantıyı tertip etmekle selef ve halef arasında irtibat sağlayıp, onların üslubunu muhafaza etmeyi, ilimlerini yaymayı, sözlerini dinlemek suretiyle kulaklarımızı şereflendirmeyi, ilim ve terbiye nesebimizi zayi olmaktan veya heder olmaktan korumayı kastetmiştir.

İşte böylece nesil aslına bitişir ve soy bağı baki kalır. Veli olan, veli olmayandan ayrılır ve ilmî nesebi kesik olan için hareket sahası kalmaz, asıl olanla asıl olduğunu iddia eden yalancılar ortaya çıkar. Ümmet, miras şartlarına ve rükünlerine uygun şekilde (ilmi birikimini) miras bırakıcı ve (bu ilmi mirasa) varis olucu olmaya devam ederek hisseler ehline ulaşır.

Âlimler, ilim silsilesinde bizim atalarımız ve ecdadımızdır. İmam Nevevî de şöyle der: ’’İşte onlar benim ecdadım ve atalarımdır. Varsa onların misli, getir getirebilirsen ey Cerir!’’

Bizler, büyük âlimlerimize tazim etme (üstün tutma ve ödüllendirme) hususunda Kur’ân-ı Kerim’e uyuyoruz. Nitekim Allah-u Teâlâ, insanı üstün kılmış ve mukaddes meleklerini Âdem (Aleyhisselam)’ın zatına ve ilmine saygı manasında secde ettirmiştir.

Aynı şekilde insanlardan peygamberler seçip onlara rahmet olarak göndermekle ikramda bulunmuş. Ve müminlere Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e salât-u selâm getirmelerini emretmiştir. Bu emirle birlikte bize de edep öğretmiş ve “Allah ve melekleri, Rasûlünün üzerine salât-u selam getirmektedir” buyurarak bizi teşvik etmiştir. Bizim de Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e salât-u selam getirmemiz ve “Sallallahü Aleyhi ve Sellem” dememiz evlâ, hattâ elzemdir.

İşte bu ödüllendirmede doğru yolu korumak, kendisine uyulması gereken ve ümmetin üzerine toplanacağı yolun bu olduğu hususunda tezkiye ve şehadet vardır. Aramıza pişmanlıklar girmeden ve fursat elden çıkmadan ömrün kıymetini bilmek vardır. Nitekim “Kabirde nice pişman olup hasret çekenler vardır” denilmiştir. Bu ödüllendirmede fazilet ehli için güzel bir itiraf vardır. Fazilet ehlinin halini ve kıymetini ancak fazilet ehli olan anlar.

Eskiden âlimler, birbirlerine destekçi olup dinin yayılması ve genişlemesinde birbirlerine yardımcı olurlardı. Aynı şekilde, ruhun terbiyesi ve gıdası ile uğraşan ve insanların zahiri yapısından önce batınını ıslah eden, insan için yemekten ve içmekten daha önemli olan akıl ve fikir yapısını düzelten âlimlerine destekçi ve yardımcı oluyorlardı.

Biz de bu değerli şeyleri düşünüp idrak edemezsek çok faydalı şeyleri kaçırmış oluruz. Değerli Efendiler! Bununla birlikte eskiden beri söylenilen ve İmamı Şafiî Hazretlerinden nakledilen sözü hatırlıyoruz. Kendisi İmamı Malik’in eserlerini ve Muvattasını -ki o kitap İslam beldelerinde elden ele dolaşan bir eserdir- inceledikten, sonra İmamı Leys’in de fıkıhtaki inceliğini ve derinliğini görünce şöyle demiştir: “İmamı Leys, İmam Malik’ten daha kuvvetli bir fakihtir. Ancak İmam Leys’in talebeleri ve ashabı onu hakkıyla takdir edememişlerdir.

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurmuştur; “Âlimler peygamberlerin varisleridir. Onlar, miras olarak ne dinar ne de dirhem bırakmışlardır. Onlar ilim bırakmışlardır. Kim o ilmi alırsa, büyük bir pay almış olur.’’ (Tirmizi) Âlimler de dünyanın ne malını ve mülkünü ne de dinar ve dirhemini miras bırakırlar. Onlar sadece ilmi miras bırakırlar; çünkü onlar hikmet ve güzel ahlak sahibi Rabbânî âlimlerdir. Rabbimiz Kur’ân’da onlar hakkında şöyle buyurmuştur; “Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz kitabın gereğince Allah’a Rabbani(hâlis) kullar olunuz.” (Ali İmran Sûresi; 79) Rabbani âlimler; güzel ahlak, hikmet ve derin anlayış sahibi, ilmin önce küçük meselelerini öğretip sonra büyüklerine geçen (ince anlayışlı) âlimlerdir.

Cenâb-ı Hak, dini ve ümmeti olanlarla muhafaza eder ve ayakta tutar. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur. “Bu ilmi, her nesilden adil olanlar taşırlar ve bidat ehlinin aşırılıklarını, batıla saplananların iddialarını ve cahillerin yorumlarını ilimden uzaklaştırırlar.” (Beyhaki, İlim)

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin her asrın başında bu ümmetin dinini yenileyecek bir zat göndereceğini beyan etmiştir. İşte bu münasebetle hicri 15. – Miladi 21.asrın başında, hüsn-ü zan, daha da ötesi araştırma neticesinde ve gerçeğe uygun olarak ifade ediyorum ki Üstadımız Hazret-i Mevlana eş-Şeyh Mahmud en- Nakşibendî el-Müceddidî el-Halidî Efendi Hazretlerinde ümmetin diriliş ve tecdit yani yenileme vasıflarının toplandığını görüyorum. Hâl ile kal ve söyledikleriyle yaşadıklarının arasını cem etme münasebetiyle -ki o gerçekten böyledir- 15. asrın başında bu ümmetin dinini yenileyen şahsiyet bu zat olmalıdır.

Hafız İbn’il-Esîrin dediği gibi dini yenileme birkaç nevidir. Muayyen şartlar zımnında bazen fıkıhta, bazen hadiste, bazen siyaset (idare) ilminde, bazen de hükümde ve benzeri ilimlerde tecdit olabilir. Allah-u Teâlâ dilerse bunları tek bir şahısta toplar, dilerse her birini ayrı ayrı şahıslara verir.

Şeyhimiz Mahmud Efendi Hazretleri (Allah onu korusun) maddenin ruha, dünyanın dine galip olduğu, herkesin kendi fikrini beğenip heveslerine uyduğu, cimriliğin yaygın olduğu maddeperest bir zamanda İslam şiarını ve terbiyesini yayan zâhid, mütevazi bir âlimdir. İşte bu tekrim (ödüllendirme) ile bizler üzerimize vacip olanı yapıyoruz. Diğer taraftan; kendisini büyük adam zanneden, akranına, kardeşlerine ve ehline karşı kendisini üstün gören kimse, bu vesileyle aslına döner ve gerçeğin karşısında nefsinin hakikatini anlar da tevâzuya alışır ve nefsinin talim-terbiyesiyle meşgul olur. Dolayısıyla büyükleri görenler kendilerinin hakikatini anlarlar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur; “Artık insan, kendi kendinin şahididir. İsterse özürlerini sayıp döksün.” (Kıyamet Sûresi; 14, 15)

Biz, zamanın İmamı, Mahmud Efendi’yi çok duyardık. Gerçekten bundan dolayı ruhlarımız onunla kavuşma iştiyakı içinde idi ve zat-ı âlilerini görmeyi çok arzuluyorduk. Onu gördüğümüzde, yüzünden yayılan ve etrafı dolduran bir nur gördük.

Biz onu gördüğümüzde “Onlar görüldüklerinde Allah hatırlanır” hadis-i şerifinde anlatılan kimselerden olduğunu gördük ve onu beklediğimizden çok daha büyük bir zat olarak bulduk. Şairin şu sözü ne kadar doğrudur:

Yanımda olduğunda ve olmadığında,

Onunla konuşmak ve ondan bahsetmek hoşuma gidiyor.

Bu iki durumda en güzeli ise, Onunla beraber oturup ona bakmaktır.

Âbidlerin ve takva sahiplerinin yüzüne bakmak ibadettir.

Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kâmil varisleri olan âlimlere ikramda bulunmak mesuliyeti itiraftır ve bu mesuliyet, şerefini beyan ederek tanıtmaktır ki “O Allah, Peygamberlik risaletini kime vereceğini en iyi bilendir.” (Enâm süresi:124)

Mahmud Efendi Hazretlerine baktığımızda, İbn-i Sa’d’ın tabakatında sahih bir senet ile naklettiği şu rivayeti; tâbiînden olan İmam Mesrûk’un, Abdullah İbn-i Mesûd (Radıyallahu Anh) hakkında söylemiş olduğu şu sözü hatırladık; “Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Ashab’ı ile oturup kalktım. Onları su kaynakları gibi buldum. Su kaynaklarından bazısı bir kişiyi, bazısı iki kişiyi, bazısı on kişiyi suya doyurur. Bazısı da vardır ki; bütün yeryüzü halkını suya doyurur. İşte Abdullah İbn-i Mesûd da böyle büyük bir kaynak idi.” Ben de şeyhimiz Mahmud Efendi’yi ancak bu yönden değerlendiriyorum. Şâyet bütün insanlar onun huzuruna gelseler o, onları ilim, takva ve salah cihetinden kuşatır, ruhları da onun maneviyatından yüce himmetlerle dolup taşar. O, şu bedene ve ruha yerleşmiş yüce bir şahsiyettir. O, yüzünden nurlar yayılan, o nurla kendisini ve etrafındakileri kaplayan bir zattır. O, şairin (Allah erleri için söylediği) şu sözler kendisi hakkında geçerli olan bir zattır:

Su birikintisi berrak bir şekilde sükûnete erdiğinde,

Rüzgâr da onu dalgalandırmadığı zaman,

Hiç şüphesiz sema onda zahir olur (görülür).

Aynı şekilde güneş ve yıldızlar da zuhur eder.

Tecelli erbabı Allah dostlarının da yüzleri böyledir,

O yüzlerin sâfiyetinde Allah görülür.

O, öyle bir Allah eridir ki, Allah (Celle Celaluhu) onlar hakkında Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor; “Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler vardır. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir. Kimisi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.”(Azhab Sûresi: 23)

Onları ne ticaret ne de alış-veriş, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz.”(Nur sûresi: 37)

İçlerinde, temizlenmeyi seven erler vardır. Allah da çok temizlenenleri sever” (Tevbe sûresi: 108’den) Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen erler onlardır. Yine (Mahmud Efendi) Mevla’mızın kendileri hakkında şöyle buyurduğu kimselerdendir; “Onlar (iki fırkadan) her birini, alametlerinden tanırlar’’ (A’raf sûresi: 46’dan)

İşte bu zat da, şu müşahede olunan mülk âlemiyle alakası olan zahir erlerinden, melekût ve gayb alemiyle alakası olan batın erlerinden, ruh, berzah ve ceberut alemleriyle alakası olan had (sınır) erlerindendir. O, kendileriyle başkaları arasına içinde rahmet, dışında azap olan bir sur çekilen a’raf erlerindendir. Onlar saidler (bahtiyar kimseler) yurdu ile şakiler (âsiler) yurdu arasında, ru’yet ehli ve hicap ehli arasında(mana âleminde) sınırdırlar. O, Esmâ-i İlâhiyye ile irtibatı olup oradan rahmetlerin indirilmesine vasıta olan manevi sırlara vakıf, Allah dostlarındandır.

O, Allah için, Allah ile ve Allah’ın inâyeti ve te’yidi ile yaşayan erlerdendir. Onların misali, ağzı rızkı ile meşgulken ayağı (kendisi) Allah’a giden bir kuş gibidir. Bu, büyüklerin Allah ile olan halleridir. Büyük zâtlar, her meseleyi ve hak ettiği ölçü ile muamele ederler.

O, şahsında bir kişi olsa da marifetinde koca bir toplum sayılır. Nitekim Mevla’yı bilenler der ki: “Onların sayesinde ümmet muhafaza edildiği gibi, büyük insanlar da muhafaza edilir.” ‘Bir’ rakamı nasıl ki diğer rakamların alametlerini ve vasıflarını koruyorsa, kişi de dinini muhafaza edebilmesi için böyle büyük Allah erleri ile sürekli irtibat içerisinde olması gerekir ve onların ahlakları ile ahlaklanıp, hakikatleriyle hakikatlenmesi gerekir

Nasıl ki; ‘bir’ olmazsa diğer rakamların sıfatı ortaya çıkamaz ve hakikatı zâil olur, işte o bir rakamı, haddi zatında bütün rakamların varlığını korumaktadır. Onun yokluğu düşünüldüğünde diğerleri de artık yok hükmünde olacaklardır.

Aynı şekilde Kadim (evveli olmayan) dediğinde sonradan olan yok olur. Allah dediğinde de âlem yok sayılır. Âlemi de Allah’ın muhafazasından çıkardığında, âlemin bir varlığı kalmaz ve yok olup gider. Allah’ın muhafazası âleme sirâyet ettiğinde âlem var olmaya devam eder. Ancak Allah’ın muhafazasının zuhuru ve tecellisi ile âlem baki olmaktadır.

İşte bundan dolayı yeryüzünde Allah-Allah diyenler var oldukça kıyamet kopmaz ve işte şu bir (kişi olan Mahmud Efendi) ve emsali (Allah erleri) olduğu müddetçe Allah’ın izni ile dünya hayatı devam eder ve ümmet muhafaza olunur.

Rabbimizin şu kelamında buna işaret vardır; “Sana biat edenler muhakkak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın kudret eli onların elleri üzerindedir.” (Fetih sûresi:10)

Ve yine Mevla’mızın ‘’(sen düşmanla savaşmak için ) attığında (gerçekten onu) sen atmadın, atan Allah’tır’’(Enfal sûresi: 17’den) “Kim Rasûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (Nisa sûresi: 80) kelamlarında buna işaret buyurulmuştur.

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in, Mevlâ kendisini sevene kadar nafilelerle Allah’a yaklaşan kuldan haber verdiği bir Hadis-i Kudsî’de, Allah şöyle buyurmuştur: “Ben, o kulumu sevince, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse onu mutlaka veririm. Benden yardım isterse, ona mutlaka yardım ederim

Bu Allah erleri, İslam ümmetinin ve toplumun sigortasıdırlar. (Allah korusun) onların yok olmaları ile dinin yol gösterici işaretleri kaybolur, yalan yayılır, cahiller fetva vermeye cesaret ederler ve kalpler katılaşır. Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadis-i şerifinde geçtiği üzere “İlim insanlardan sökülerek alınmaz. İlim ancak alimlerin ölümleri ile kaybolur. Alimler öldüğünde ve (yeryüzünde) alim kalmadığında insanlar, cahilleri reis edinirler ve onlara soru sorarlar. Onlar da ilimsiz fetva vererek saparlar ve saptırırlar.

İşte bu ödül de, şu mübarek şahsın zatında istikamet ve itaate verilmektedir. Allah-u Teâlâ buyuruyor ki; “Allah’tan hakkı ile korkanlar ancak Allah’ın alim kullarıdır.” (Fâtır sûresi: 28) İlim, korkmanın dışında bir şey midir? Gerçekten bu zat, her gün Kur’ân’ı farzıyla nafilesiyle hatmeden, zahiren ve batınen Rabbisinin emri üzere istikamet eden bir kimsedir.

Hafız ibn-i Hacer‘in de zikrettiği, İbnü-l Müneyyir’in (Allah ikisine de rahmet eylesin) şu sözü de bu zat hakkında geçerlidir; “İstikamet’in keramet olmaması mümkün değildir. Diğer olağan üstün haller ise böyle değildir. Çünkü diğerleri rahmet de olabilir fitne de.

Bu mesele hakkında İmam İbn-i Atâillah el-İskenderî (Allah kendisine rahmet eylesin) hikmetli sözlerinin birinde şöyle diyor; “Allah‘tan istediğinin en hayırlısı, onun senden istediği şeydir. O da istikamet ve itaattir.’’

Allah’ın bu veli kulu, iman halleri ve imana davette münferit bir haldedir. Bu hususta kimse ona ortak olamaz. Şu sözü söyleyenin söylediği gibi “Cenab-ı Allah bir tecelliyi, bir kimseye iki defa tekrar etmez. Ve onu iki şahıs arasında ortak da etmez.

Nitekim denilmiştir ki,

Varlığın tekrarı veya avdetiyle hüküm veremem,

Zira Allah’ın işinde tekrar yoktur.

Derya evvelden beri deryadır.

Hadiseler ise nehirler ve dalgalardır.

Sakın muhtelif şekiller seni, o şekillerde

Kendisini gizleyen zattan alıkoymasın ki o şekiller perdedir.

Hangi zuhur mahallinde olursa olsun ona uyanık olmalısın,

Çünkü bu iş bazen izhar (açık), bazen de ihfa (kapalı)dır.

İşte bundan dolayı Allah dostları ile beraber yaşamamız gerekir ki, ruhlarımız Allah’a yaklaşsın.

Sevgili kardeşlerim, daha fazla uzatmak istemiyorum.

Son olarak, Haydarâbâd Yüksek İslam Enstitüsü ve İmam en-Nânûtevî Ödülü Başkanı olan Şeyh Halid Seyfullah Rahmâni’nin şahsında Yüksek İslam Enstitüsüne teşekkürümü tekrarlamak istiyorum. Ödül Töreni Genel Sekreterine de bütün kalbimle teşekkür ediyorum ki gönlümde olanı dile getirmemde bana müsaade etsin. Şerefli, asil, sevgili kardeşim ve arkadaşım Dr. Şeyh Muhyiddin Muhammed Avvame’ye teşekkür ediyorum. O da; efendim, hocam, büyük allame, mürebbî, muhaddis, kibar, nazik, maharetli, ilim ve ahlakta altın külçesi olan bir zatın oğludur.

Biliyorum ki Allah bu kelamdan beni hesaba çekecektir; fakat ben bu sözü, onunla uzun zaman beraber olup iyice tanıdıktan sonra söylüyorum ve İnşaallah malın ve evladın ancak kalb-i selim ile gelene fayda vereceği günde bununla Allah’a kavuşacağım.

İşte bu sözlerle büyük üstad eş-Şeyh Muhammed Avvame’yi kastediyorum. Allah onu korusun ve Müslümanlara onun ilminden faydalanmayı nasip etsin.

Aynı şekilde bu cemiyette emeği geçen, bu cemiyete malıyla katkı sağlayan, yine bu cemiyete destek olan ve bu cemiyetin başarılı olmasında payı olan bütün kardeşlerime teşekkürlerimi sunuyorum. İnşallah bu yaptıkları onların iyilik terazisinde olacaktır.

Allah’tan alimlerimizi, şeyhlerimizi, büyüklerimizi ve Şeyh Mahmud Efendi en- Nakşibendî el-Müceddidî el-Halidî Hazretlerini korumasını niyaz ederim. Bugün kalplerimizin meyvesini ona takdim ediyoruz ve bizi kendisine hizmetçilerden kabul etmesini istiyoruz.

İnşaallah kıyamet gününde de Peygamber Efendimize onun cemaati arasında olduğumuz halde kavuşuruz. Bu cemiyette kurtulanlar, diğer kardeşlerimizin de elinde tutup kurtarmaya vesile olur inşaallah.

Hepinize ayrı ayrı çok teşekkür ediyorum. Ayrıca Türkiye Cumhuriyetine, Cumhurbaşkanına, Hükümetine ve değerli misafirperver Türk halkına da çok teşekkür ediyorum. Ey temiz Türk halkı! Alimlerin memleketinize teşrif etmeleri, sizin için göğsünüzde büyük bir şeref madalyasıdır.

İşte bununla ülkeniz, insanların güvenle geldiği ve yolculuk yaptığı bir ülke haline gelmiştir. Onlar buradaki fazilet erbabından istifade etmeye ve dostlarla beraber olmaya gelmişlerdir ki, bu beraberlik dünya ve ahirette fayda sağlayacaktır.

Ve son olarak Allah’a hamd ederek sözlerimi bitiririm.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

 

Bu güzel törende bize vermiş olduğu bu mübarek fırsattan ötürü Allah-u Teâlâ’ya hamd ederiz. Bu töreni, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin İslam’ı, İslam ümmetini, Müslümanların âlimlerini ve Müslümanların akîde, din, ilim ve fikir önderlerinin hepsini daim kılması duası ve niyazları ile bitirmek istiyorum. Ben şahitlik ederim ki, bir olan Allah’ tan başka ilah yoktur. O’nun ortağı yoktur, mülk O’nundur, hamd O’na aittir. Dirilten ve öldüren O’dur, O her şeye kadirdir. Ben yine şahitlik ederim ki Peygamberimiz O’nun kulu ve elçisidir. Allah-u Teâlâ, Peygamberimiz Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e onun Âl-i Ashab’ına ziyade salât-u selam ve bereketler yağdırsın.

Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla.

Kalbimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli ve merhametlisin. Yâ Hayyu yâ Kayyûm (ey ezelî ve ebedî bir hayat ile diri olan)

Ey zatı ile Kayyûm olan Rabbim! Rahmetinle bize yardım et. Bütün hal ve işlerimizi düzelt. Bizi nefsimizle bir an bile baş başa bırakma. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma!

Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işleri de yükleme, bizi affet. Bizi bağışla, bize yardım et. Sen bizim Rabbimizsin. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.

Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki, biz “Rabbinize inanın!” diye imana çağıran davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al.

Ey Rabbimiz! Bize Peygamberlerin vasıtasıyla vaat ettiklerini de ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil rüsvay etme. Şüphesiz Sen vaadinden caymazsın.

Ey Rabbimiz! Bize dünyada da âhirette de iyilik ver ve bizleri cehennem azabından koru. Bizleri borçtan, kabir ve haşr azabından koru.

Allah’ım! Bizlerde affetmedik günah, kabul edilmeyen hayırlı dua, giderilmedik sıkıntı, iyileştirip şifa vermediğin hasta ve hastalık bırakma. Bize faydası olan ne ihtiyacımız varsa onların hepsini gider ve razı olduğun şekilde bizim için kolaylaştır. Ey âlemlerin Rabbi…

Allah’ım! Bizden bunu kabul buyur, şüphesiz Sen işiten ve bilensin. Tövbelerimizi kabul et, zira tövbeleri çokça kabul eden çok merhametli olan ancak Sensin. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım! Yaratılmışların en hayırlısı olan Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ e, onun Ehl-i Beyt’ine ve Ashab’ına salat eyle!

Âmin..

cihanyamaneren